Neden Rus kadınlar

İNSAN NE İLE YAŞAR - TOLSTOY (25DK) #3

2020.11.21 12:50 yuzenpipi İNSAN NE İLE YAŞAR - TOLSTOY (25DK) #3

!DİĞER BÖLÜMLERİ OKUMADAN BU YAZIYA BAŞLAMAYINIZ!
PART #1
PART #2
Sesini çıkarmayan uşak, yakalarını yüzüne çekti yine. Bey, yol konusundaki fikrini değiştirmedi; yarım mil kadar daha ilerleyip sola saptı, burada kuru yapraklı bir meşe dalı sallanıyordu. Bundan sonra rüzgârla yüz yüzeydiler. Kar atıştırmaya başladı. Bey kızağı kullanıyordu. Avurtlarını şişiriyor, soluğunu bıyıklarına boşaltıyordu. Uşak uyuyakalmıştı. Bir on dakika daha gittiler. Bey konuşmaya başladı. Uşak hemen gözlerini açıp sordu: “Efendim?..” Bey yanıtlamadı. Sürekli eğilip sağa sola bakıyordu. At ilerliyor, terleyen tüyleri parıldıyordu. Uşak: “Efendim?..” dedi tekrar. Bey öfkeyle ona öykünerek: “Ne efendimi?.. Hiç yol levhası yok; kaybolduk...” Uşak: “Bir de ben bakayım...” deyip kızaktan indi, kırbacı alıp atın soluna doğru gitti. Fazla kar yağmamıştı o yıl. Rahatça ilerleyebiliyordu. Yine de kimi yerlerde dizlerine kadar kara gömülüyordu. Çok geçmeden çizmelerinin içi karla dolmuştu. Ayağıyla, kırbacın ucuyla zemini yokluyor, yolu bulamıyordu. Geri döndüğünde bey: “Ne olacak şimdi?” diye sordu. “Buralarda bir şey yok, gidip şuralara da bakayım.” “Şuradaki leke neymiş, ona da bak...” İşaret edilen yere yaklaştı uşak; bomboş bir tarlaydı burası. Üstündeki karları silkeleyen uşak dönüp kızağa bindi. Emreden bir ses tonuyla: “Sağa gidelim; rüzgâr solumuzdaydı, şimdiyse yüzümüze çarpıyor; sağa döndürün arabayı.” Bey, uşağı dinledi. Biraz sağa doğru gittiler ama yol filan görünmüyordu. Rüzgâr hızını kesmemişti; kar yağmaya devam ediyordu. Kendinden hoşnut uşak: “Beyim, yolu kaybettik!..” dedi. Bey, karın altından seçilen siyahımsı sazları gösterip: “Şunlar nedir?” diye sordu. “Zaharof’un tarlasındayız. Yoldan çıkmışız demek.” “Yalan!” “Asla yalan söylemem. Zaten kızağın sesi bunu doğruluyor. Ünlü patates tarlaları burası; yapraklara, dallara bakın.” “Ne bela ama! Ne yapacağız?” “Doğruca gideceğiz; bir çiftliğe, ya da bir eve rastlarız herhâlde.” Bey, bu öneriyi de kabul etti. Bir süre daha gittiler. Tekerlekler karın dondurduğu yerlerde gıcırtılar çıkarıyordu. Tepeden inen kar, bazen öbekler hâlinde havalanıyordu. Anlaşılan, at epeyce yorulmuştu; terli tüyleri kıvrımlanıyor, karla kaplanıyordu; hızı epeyce düşmüştü. Ayağı sürçünce, bir yerlere takıldı. Bey de atın dizginini kıstı. Uşak: “Dur, serbest bırak da kurtulsun...” dedi kızaktan inerek. Sonra “hadi güzelim hadi...” diyerek atı gayretlendirmeye çalıştı. Hemen harekete geçti at, düştükleri çukurdan silkinip tek hamlede çıktı. Bey: “Neredeyiz biz?” “Biraz yürüyelim de öğreniriz nasıl olsa.” Bey, karlar arasında kütle hâlinde görünen bir yeri işaretle: “Goriçkino ormanı değil mi şurası?”
“Yanına gidersek ne olduğunu anlarız.” Rüzgârın oradan getirdiği yaprakları gören uşak, oranın orman değil, köy olduğu sonucuna varmış ama bunu nedense belirtmek istememişti. Biraz daha ilerlediklerinde, kavak ağaçlarını gördüler. Uşağın tahmini doğruydu. O kütle orman değil, kavaklıktı. Kuru yaprakları hışırdayıp duruyordu. Herhâlde bir hendeğin kıyısına dikilmişlerdi. Bilinmez sesler çıkaran bu ağaca yaklaştıklarında, at ön ayaklarını yukarı kaldırdı, bir yığına atlayıp döndü; yolu bulmuşlardı. Uşak: “Neresi olduğunu bilmesek de, bir yerlere geldik...” dedi. At, karla kaplı yolda ilerliyordu. Biraz ötede, bir depo duvarı çıktı karşılarına. Oradan döndüklerinde, yüzlerine vuran rüzgârla karlara daldılar. Önlerinde dar bir sokak ve iki ev vardı. Yoldaki karı rüzgâr yığmıştı ve aşılması zorunluydu. Bu engeli de geçince rahat biçimde sokağa daldılar. Evlerinden birinin duvarında, beyazlı kırmızılı iki gömlek, donlar, ayak dolakları rüzgârla dans edip duruyordu. Beyaz gömlek, yırtılacak kadar sallanıyordu. Uşak: “Uyuşuk kadın, şu çamaşırları neden toplamadı ki? Belki de hastalanmıştır!..” dedi. Köye girdiklerinde rüzgâr aynı hızla esmeye devam ediyordu. Yolun her tarafı karla kaplıydı. Ama köyde ilerledikçe havanın yumuşadığı, şenlendiği hissediliyordu. Bir evin avlusundaki köpek ürüyor, kürkünü başına çeken bir kadın, bir evin eşiğinde durmuş geçen yabancılara bakıyordu. Köy ortasında bir yerlerden, genç kızların söylediği şarkıların sesi geliyordu.
Rüzgâr burada gücünü yitirmiş gibiydi. Dolayısıyla kar da fazla yığılmamıştı. Bey: “Burası Grişkino olabilir...” dedi. “Evet, orası!” Grişkino adlı köye gelmişlerdi. Sola fazla sapıp ters yönde on mil ilerledikleri hâlde, varmak istedikleri yerin uzağına düşmemişlerdi. Asıl gidecekleri yer olan Goriçkino buradan on mil uzaktı. Köyde iri yarı biriyle karşılaştılar. Adam atı durdurup “Kimsiniz?” diye sordu ve beyi tanıyınca oklardan birine yapıştı, kızağa kadar ilerledi. Bu adam, herkesin tanıdığı ünlü bir hırsızdı. Beye seslenip: “Hayrola, bu havada ne işiniz var burada?” Uşak, adamın votka koktuğunu hissetti. “Goriçkino’ya gitmek istiyoruz...” “Ne kadar da uzağa düşmüşsünüz! Malakovo’dan sapacaktınız.” Bey: “Ne yapalım, yolumuzu kaybettik!..” Hırsız, hayvanı inceleyerek: “Güzel bir at!” dedi ve atın kuyruğunun gevşeyen düğümünü sıkılaştırdı. “Geceyi burada geçirmek ister misiniz?” “Hayır, biz yolumuza gidelim.” “Peki. Sen de kimsin? O, o, Nikita!” “Benim ya; hiç değilse artık yolumuzu kaybetmesek...” “Niye kaybedesiniz! Geri dönüp sokak boyunca ilerleyin, hiç sola bakmadan, ana caddeye gelip sağa dönün.” Uşak: “Nereden sağa sapacağız?”
“Bir çalılıkla karşılaşacaksınız, onun karşısında bir kazık çakılı; bol yapraklı bir meşe ağacı göreceksiniz, oradan sapın.” Bey, ata geri manevra yaptırdı, kızak tarif edilen yola döndü. Peşlerinden: “Ama kalsaydınız daha iyi olurdu...” diye bir ses geldi. Bey, seslenişe kayıtsız kalıp atı hızlandırdı. Ormandaki düz yoldan on mil gidecek olmasını dert etmiyordu. Kar da durmuştu. Geldikleri yolun ters tarafındaydılar şimdi. Kenarda köşede öbeklenmiş gübre yığınları görülüyordu. Çamaşır serili avlunun önünden tekrar geçtiler. Beyaz gömlek sadece bir koluyla seriliydi. Uğultular içindeki ağaçları buldular, şimdi tarlaların ortasındaydılar. Rüzgâr giderek hızını arttırıyordu. Yol, yağan karla kaplanmıştı. Yön tayini, sadece çakılı kazıklarla saptanabilirdi. seçilemiyordu. Fakat kuduran rüzgârdan onlar bile Bey sürekli gözlerini kapatıyor, çevresini görebilmek için sağa sola dönüyordu. Ama aslında yaptığı iş, kendini ata teslim etmekti. Bir on dakika daha gittiler; önlerinde bir karartı gördü. Onlarla aynı yöne gidenler vardı. At, onlara yetişti ve ayağıyla kızağın arkasına vurdu. Kızaktakiler: “Yana çekip, öne geçin!” diye bağırdılar. Bey, kızağı öne geçirdi. Diğer kızakta üç erkek, bir de kadın oturuyordu... Köydeki bayram eğlencesinden dönüyorlardı. Bir köylü, elindeki sopayla atın sağrısına vuruyor; diğer ikisi kollarını sallayarak bağırışıyordu. Kadın, kürkünün içine büzülmüş, karla kaplı hâlde kızakta oturuyordu.
Bey: “Neredensiniz?” diye sordu. Bazı sesler: “A...” “Nereden?..” Köylünün biri bütün sesiyle bağırdı, tek kelimesi dahi anlaşılmadı. Diğer köylü: “Hadi hızlanalım; onları öne geçirtmeyelim...” dedi. Atın sırtında bir kırbaç sakladı. Bey: “Zil zurna sarhoş bunlar...” Kızaklar çarpıştı, neredeyse birbirlerine geçeceklerdi. Ayrıldılar... Köylülerin kızağı geride kalmıştı. Uzun tüylü, fırlak karınlı sıskacık hayvan, bütün gücünü harcayıp zorlukla ilerleyebiliyordu. Amansızca sırtına inen kamçıdan sakınmak için hızlanıyor, ayakları karlara batıyordu. Zavallı hayvan bir anda yavaşlayıp geride kalmıştı. Uşak: “Fazla votka içmenin sonu... Zavallı hayvanı öldürecek bu sarhoşlar!” dedi. Güçsüz kalmış hayvanın soluğunu, sarhoşların konuşmalarını duya duya biraz daha ilerlediler. Hemen sonra, bu sesler de duyulmaz oldu. Rüzgârın uğultusundan başka ses yoktu artık. Bu karşılaşma beyi oyalamış, güvenini arttırmış, kendini tamamen ata bırakmıştı. Uşak yapacak iş bulamadığı zamanlardaki gibi, uyuklamaya, yorgunluğunu gidermeye başladı. At ansızın durdu. Uşak neredeyse yere kapaklanacaktı.
Bey: “Yine başladık...” dedi. “Neye?..” dedi uşak. “Yol kazıkları yine görünmez oldu. Yolu kaybettik.” Uşak: “Öyleyse bulalım...” diyerek kızaktan indi, epeyce ötelere yürüdü. Dönüp geldiğinde: “Oralarda yol falan yok. Belki önümüzdedir...” dedi. Karanlık bastırıyordu. Kızağın kar küreyen aleti işini yapıyordu. Bey: “Hiç değilse o köylülerin sesleri duyulsaydı...” Uşak: “Gelip bize yetişemediklerine göre, yoldan hayli uzakta olmalıyız. Belki de onlar yollarını şaşırdılar.” Bey: “Ne tarafa gitmeliyiz sence?” “Bence ata bırakalım. Bizi sadece o kurtarabilir. Dizginleri bana verin.” Eldivenli elleri iyice üşüyen bey, dizginleri uzattı. Uşak bu dizginleri sadece elinde tutmakla yetindi, zeki hayvan kulaklarını dike dike dönmeye koyuldu. Uşak, sevgiyle: “Cin gibidir bu at, cin gibi...” Yarım saat geçmeden önlerinde bir orman, kaya ya da hayalet belirdi. Sağ yanlarında yolda kızakları seçmeye başlamışlardı. Bey: “Galiba yine Grişkino’ya geldik...” dedi. Sol yanda aynı depo duvarını görüyorlardı ve biraz ötede ipe serili çamaşırları...
Aynı dar sokak, aynı gübreler, köpek ulumaları. Karanlık bastırmış, evlerin ışıkları yakılmıştı. Bey, atı tuğla duvarlı büyücek bir evin önünde durdurdu. Uşak, masada içki şişeleri gördüğü evin penceresine kırbacının sapıyla vurdu. “Kim o?” diye seslenildi içeriden. “Komşu köydeniz. Kapıyı açar mısın?” Birkaç dakika sonra açıldı evin kapısı; uzun boylu, ağarmış sakallı, bayramlık beyaz gömlekli, kürklü bir ihtiyarla kırmızı gömlekli deri eldivenli bir genç belirdi kapıda. İhtiyar: “Oo Vasili, sen ha?” “Evet. Yolumuzu kaybettik. Buraya ikinci gelişimiz bu...” “Acayip...” deyip yanındaki gence: “Durma, git kızağın kapısını aç” dedi. “Hemen!..” diyen genç koşup gitti. Bey: “Geceyi burada geçirmeyi düşünmüyoruz...” dedi. İhtiyar: “Karanlık çöktü; bu havada nereye gideceksiniz!” Bey: “Kalmayı ben de isterdim ama işim acele.” “Yine de gelin hele, birazcık nefes alırsınız.” “Peki. Havanın daha çok kararacağı yok. Ay da çıkar belki.” Uşağına dönüp, “Ne dersin, biraz oturalım mı?” diye sordu. “İyi olur...” beyim. Bey, ihtiyarla birlikte içeri girdi. Genç, kızağın kapısını açtı, atı içeri aldılar; kirişlere tünemiş tavuklarla horozlar gıdaklamaya, koyunlar tırnaklarını yere sürtmeye, köpek de bu yeni ziyaretçiye şaşıp havlamaya başladı.
Uşak, bütün ahır sakinlerine iltifatlar ediyordu. Tavuklardan özür diledi, koyunları azarladı, köpeğe de dostluk teminatı verdi. Üzerindeki karları temizleyip: “Artık işimiz yoluna girdi...” diyordu. Yanındaki delikanlı: “Bunlar evimizin ermişleri; keramet sahibidirler.” “Ne ermişi?” Öteki sırıtarak: “Polsen böyle yazar: Hırsız eve sessizce girer, köpek ulumaya başlar: ‘Uyan!..’ demektir bu. Horoz, sabaha karşı öter: ‘Artık kalk!’ demektir bu. Kedi yalandığında, ‘Konuğun var; ikramda bulun!’ anlamındadır.” Bu delikanlı yazamıyor ama okuyabiliyordu. Polsen’i ezberlemişti; hem tek kitabı da o idi. Biraz kafayı çektiği günlerde, uygun bir şeyler bulup anlatmaktan hoşlanıyordu. Uşak: “Öyledir...” dedi. “Sen de epeyce üşümüşsündür...” dedi delikanlı. “Evet.” Avludan geçip eve girdiler. Beyle uşağı, kasabanın maddi durumu yerinde olan adamlarının birinin evindeydiler. Adam, oldukça büyük beş parça arazinin sahibiydi ve bunlar dışında da işlemek için tarla kiralardı. Ahırlarında altı at, üç inek, iki buzağı, yaklaşık yirmi de koyun vardı. Ev sakinlerinin sayısı yirmi üç kişiydi; kızlarının dördü evliydi ve altı torun -delikanlı da torunlardan biriydi ve evli tek torun o idi- iki torunun torunu, üç yetim, çocuklu dört gelin... Köyde birbirinden kopmadan yaşayan tek aileydi bu. Ama sık sık rastlandığı gibi, anlaşmazlık önce kadınlar arasında baş göstermiş, zamanla mirası bölüşmeye kadar varmıştı. İki oğul, Moskova’da suculuk yapıyordu; diğeri ise askerdeydi. Şu anda evde ihtiyarla karısı, bayram dolayısıyla kentten köye inmiş olan büyük oğulları, kadınlarla çocukları, bir misafir ve bir de komşuları bulunuyordu. Bey siyah kürküyle masada, Meryem heykelinin altında oturuyordu. Nemli bıyıklarını emiyor, keskin gözleriyle çevresini izliyordu. Beyin haricinde masada, ağarmış sakallı, saçsız, beyaz gömlekli bir ihtiyar; kentten gelen büyük oğul, evdeki diğer oğlu, komşu, zayıf yüzlü bir köylü vardı. Yemeklerini yemişler, semaverin kaynamasını bekliyorlardı. Çocuklar yatıyordu; kadınlardan biri beşiğin yanına uzanmıştı. Yüzünün her yeri buruşuk olan evin hanımı, beyin çevresinde hizmet için dönüp duruyordu. Uşak, odaya girdiğinde kadın, beyin bardağına votka koyup “Buyurun, için...” diyordu. Üşümüş, yorulmuş olduğu böyle bir zamanda içki bardağının ışıltısı, boğaz yakan kokusu, uşağı epeyce etkilemişti. Alnı kırıştı, başlığını, paltosunu silkip odada kendi başınaymış gibi yüzünü ikonalara çevirip selam vererek masaya dönüp paltosunu çıkarmaya başladı. Büyük kardeş, adamın buz tutmuş bıyıklarına bakıp: “Kara bulanmışsınız...” dedi. Uşak, bir daha silktiği paltosunu bir çiviye asıp masaya yaklaştı. Neredeyse bardağı tutup lezzetli içkiyi yudumlayacaktı ki beyine bakıp içmemek için verdiği sözü hatırladı. Çizmelerini bile içki parası için sattığını, çocuğuna baharda bir tay alacağını düşündü ve kendini tutup:
“Sağ olun, içmiyorum deyip...” cam kenarına ilişti. Büyük kardeş: “Neden içmiyorsunuz?” Uşak gözleri yerde: “İçmiyorum; hepsi bu...” dedi ve yüzünün buzlarını temizlemeye başladı. Bey, elinde bir parça ekmekle: “Ona iyi gelmez içki!” dedi. Evin kadını: “Çay içersiniz öyleyse; üşümüşsünüzdür deyip...” kadınlara, “Çay için ne bekliyorsunuz?” diye sordu. Gelinlerden biri, fokurdayan semaveri bir bezle kurulayıp masaya kadar zorlanarak kaldırdı. “Çay hazır...” dedi. Bey, yollarını nasıl şaşırdıklarını, iki defa aynı köye geldiklerini, sarhoşların oturduğu bir kızakla karşılaştıklarını anlattı. İhtiyar, şaşkın bir hâlle, yolu nerede, nasıl şaşırdıklarını, sarhoşların kimler olduğunu ve doğru yolu nasıl bulacaklarını söylüyordu. “Molçanovka’ya kadar rahattır yol. Bir çocuk bile kaybolmaz orada. Ama tam zamanında dönmek gerek. Çalılığın hemen önünde.” Yanındaki köylü: “Ama kayboldular işte!..” İhtiyar kadın üsteliyordu: “Gece burada kalırsınız. Kadınlar size şilte sersinler” diyordu. İhtiyar adam: “Sabah erkenden yola çıkarsınız.” Bey: “Mümkün değil dostum, acele işlerim var.”
Ağaçlığı ve kendisinden daha fazla acele edecek alıcıyı düşünüp: “Kimi zaman bir saatte kaybolan bir şeyi, bir yılda ele geçiremezsiniz...” dedi. Uşağına: “Gideriz, değil mi?” diye sordu. Uşak, yanıt vermekte acele etmedi; sakalı bıyığıyla ilgilenmeyi sürdürdü. Sonunda renksiz bir sesle: “Yolu bir daha şaşırmamak koşuluyla!” dedi. Yüzünün kanı çekilmiş gibiydi; tek düşündüğü şey içkiydi. Çay kesmezdi onu; hem çay da dağıtılmamıştı. Bey: “Bütün mesele dönülecek yeri bulmakta; sonra bir daha kaybolmayız...” dedi. Uşak, sonunda uzatılan çay bardağını alıp: “Peki bey; siz bilirsiniz...” dedi. Bey: “Çayı içip yollanalım hemen!” Uşak susup başını salladı. Çayı tabağına döküp, dumanında ellerini ısıttı; ağzına küçük bir şeker parçası koyup, ihtiyarları bir daha selamladı. Bey: “Biri bize oraya kadar eşlik etseydi...” dedi. Büyük oğul: “Olur...” deyip delikanlıyı göstererek “Kızağı hemen hazırla...” dedi. Bey: “Aslan evladım, hadi götür bizi...” dedi. Delikanlı bir çiviye astığı şapkasını alıp gülümseyerek fırladı. Bu sırada, uşağın gelmesiyle bölünen konuşmaya tekrar geçildi. İhtiyar, oğullarının bayram armağanlarından yakınıyor: “Ana babalarını ne çabuk unutuyor bu gençler.” diyor komşu: “Ya, öyle azizim! Onların hayrı sadece kendilerine. Diyyemkin’i duydun mu? Babasının kolunu kırmış...” diye ekliyordu. Uşak, kulak kesilmiş dinliyor, kendisi de bir şeyler söylemek istiyordu; ama içtiği çayla ilgileniyor, sadece başını sallıyordu. Art arda çay içiyor, gevşiyordu. Sohbet kendi yolunda ilerliyor; arazilerden, miraslardan söz ediliyordu. Bu sözler öylesine söylenmiş sözler değil de evin içinde bulunduğu durumla ilgiliydi. Büyük oğlu malların bölüşülmesini istiyordu. Üzüntü verici bu sözler bütün aileyi etkiliyordu. Ailevi konuları da yabancıların yanında konuşmaktan kaçınmadılar. Evin beyi, ömrü oldukça buna izin vermeyeceğini çünkü şimdi rahat yaşadıklarını fakat malları paylaşırsalar, ailenin yoksul düşeceğini söylüyordu. Komşu da onu destekleyerek: “Bakın Motoveyeflere” dedi, “Durumları iyiydi; arazileri bir bölüştüler, duman oldular.” İhtiyar, oğluna: “Senin de istediğin bu mu?..” dedi. Oğlu yanıt vermedi. Kasvetli bir sessizlik çöktü ortalığa. Arabayı hazırlayan genç, odaya girip son sözleri duymuştu. “Polsen’de böyle bir hikâye vardır; bir baba evlatlarına bir süpürge gösterip bunu koparana aşk olsun” der. Çocukları sırayla bunu dener ama başaramazlar; ancak sapları birbirinden bir ayırdınız mı hemen kopar. Bu iş de böyle...” dedi.
Bey: “Biz gidelim artık. Malları paylaşma işinde dediğini yap dostum. Ailenin büyüğü sensin. Bölge hâkimine git; ne yapman gerektiğini öğren.” “O da başka bir dert; konuşur, başından savar. Şeytanın tekidir o; kimseye bir faydası olmaz.” Uşak, beş bardak çay içtiği hâlde, daha da içmek ister gibi görünüyordu. Ama semaverde çay kalmamış; bey, paltosunu giymeye başlamıştı. Kendisi de kalkıp çentiklediği şekeri ağzından çıkardı; terli yüzünü sildi, kürkünü giyip derince bir iç çekti. Ev sahipleriyle vedalaşıp sıcak, aydınlık odadan soğuğa çıktı. Kapı çatlaklarından rüzgâr esiyordu. Avluya çıktı; kürke sarınmış delikanlı, avluda atın yanında gülümseyerek Polsen’den bir şeyler okuyordu: “Karlar fırtınada uçuşuyor; bazen bir hayvan, bazen bir çocuk gibi inleyerek...” Uşak, başını sallayıp onayladı onu; elleriyle dizginleri ayırdı. İhtiyar, elinde bir fenerle beyi yolcu ediyordu. Ortalığı aydınlatsın diye feneri verandaya koyar koymaz rüzgârla söndü. Avludan bakıldığında bile, tipinin çoğaldığı görülüyordu. Bey: “Ne de kötü hava!” diye söylendi. Kalsa daha iyi ederdi belki; ama mümkün mü?.. İşi bekleyemezdi. Zaten hazırlanmıştı. Bu işin de üstesinden gelirdi...” Evin beyi, kalsalar daha iyi olacak diye düşünüyordu ama o üzerine düşeni yapmış, kalmalarını önermişti. “Belki de benim yaşım geçtiği için böyle korkuyorumdur...” diyordu. Delikanlı tehlikeden yılmıyordu. Her yeri avucunun için gibi biliyor, sık sık şiirler okuyordu kendi kendine.
Uşak, gitmeyi hiç istemiyordu ama uzun zamandır beylerin buyruğuna uyup kendi düşüncelerini hesaba katmadan yaşamaya alışkındı... Gidenleri kimse vazgeçiremedi. Bey, adımlarına ve bastığı yere dikkat ederek kızağa yaklaştı; ortalıkta hiçbir şey net olarak görülemiyordu. Kızağa binen bey, dizginleri alıp delikanlıya: “Sen önümüze geç...” dedi. Delikanlı, geniş kızağında diz çökmüş hâlde atını ilerletti. Öndeki hayvanın kokusunu alıp kişneyen atları Doru da onun ardına takıldı. Her iki kızak da yoldaydı. Deminki yollarına vurmuşlardı. Asılı çamaşırların, kar altındaki deponun, rüzgârın önünde eğilip savrulan ağaçların önünden geçtiler. Karla kaplı bir denizin içine bir daha daldılar. Rüzgâr öyle hızlı esiyordu ki atları önünde başeğdirmeye zorluyordu. Delikanlı, bakımlı atını coşturuyor, Doru da ona yetişmek için uçarcasına koşuyordu. Bu hâlde bir süre gittikten sonra delikanlı döndü; rüzgârdan anlaşılmayan bir şeyler söyleyerek kızağına geriye manevra yaptırdı. Delikanlı sağa yönelmişti. Bu ana kadar sağlarından esen rüzgâr artık yüzlerine çarpıyordu. Karlar arasında lekeler görünüyordu: Çalılıklar... Delikanlı: “Hoşçakalın...” dedi. “Teşekkürler.” Delikanlı yine Polsen’den dizeler okuyordu; bu arada tipi her yeri karartıyordu... Bey: “Bu genç, şair midir nedir?” diyordu.
Uşak: “İyi çocuk; gerçek bir Rus...” dedi. Hızlanmışlardı. Uşak, kürküne öyle sarınmıştı ki boğazına kadar kürke gömülü gibiydi. İçinin sıcaklığını dışarı vermemek için ağzını bile açmıyordu. Önde Doru’nun sallanan sağrıları ve düğümlü kuyruğu rüzgâr yönüne vuruyor, kızağın dümdüz uzanan oklarına sürekli kanıyor, bunları yol izleri sanıyordu. Kimi zaman yol kazıklarına da rastlıyorlardı. Doğru yoldaydılar. Bey, dizginleri, ata yönünü doğru bulduracak biçimde tutmak istiyordu. Dinlenen hayvan biraz gönülsüzleşmişti. Bey, bir iki defa çekti dizginlerini. Uşak: “İşte orada bir kazık, bir tane daha...” diye sayıyordu içinden. Gözlerini bir anda önündeki bir karartıya çevirip: “Şurası da orman olmalı!” dedi. Oysa sadece bir çalılıktı orası. Geçip yarım mil daha ilerlediler. Hemen sonra ne görseler iyi?.. Ne yoldan, ne de kazıklardan eser var. Bey: “Orman şuralarda olmalı...” dedi içinden. İçtiği votkayla çay, başını döndürüyordu. Atı sürekli dehliyordu. Akıllı ve korkusuz at, kendisine işaret edilen yönde gidiyor, asıl yolun burası olmadığını sezinliyor gibiydi. Bir süre daha gittiler; ama ne orman, ne yol... Bey, atı durdurup: “Yine kaybolduk!” dedi. Uşak, sesini çıkarmadan indi kızaktan. Sıkıca kürküne sarınıp doğruca ormana girip gözden kayboldu. Sonunda dönüp geldiğinde beyin elinden dizginleri kapıp: “Sağa yönelelim...” dedi. Bey, itirazsız bir tavırla onayladı bunu.
Uşak: “Haydi güzelim, biraz daha dayan!” dedi ama hayvancağız kayıtsız kalıyor, gitmiyordu. Uşak, kızağın önüne astığı kamçıyı alıp ata indirdi. Kötü davranışlara alışkın olmayan hayvan, epey güç harcayıp tırısa geçti ama bir süre sonra tekrar yavaşladı. Karanlık öyle çökmüştü ki atın başı bile zor seçiliyordu. Kızak kimi zaman duruyor, geriye doğru kayıyordu. Uşak, dizginleri bırakıp tekrar yere indi ve atın neden durduğunu anlamak için öne yürüdü. Birden ayağı kaydı ve aşağı yuvarlandı. Sakin olmaya çalışıyor, “Dur!” diye bağırıyordu. Ama rüzgârın kar yığdığı çukurun dibine düşünceye dek tutunacak dal bulamadı. Çukurun ağzına biriken karlar da bu düşüşün etkisiyle üstüne boşaldı. Her yerini örtmüştü kar. Kara ve çukura lanetler savurarak: “Bana bunu da yaptınız ha!” diyerek çırpınıyordu. Bey: “Neredesin?” diye sesleniyordu. Uşağın ona yanıt yetiştirmekten daha önemli işleri vardı; üstündeki karları temizliyor, kamçısını aranıyordu. Nice zahmetlerden sonra, bulunduğu yerden tırmanarak kurtuldu; ancak ne at vardı ortalarda, ne de bey... Bayırdan, rüzgâr yönünde ilerledi. Yüzlerini görmediği hâlde, atın kişnediğini, beyin bağırışlarını duydu. “Geliyorum, geliyorum...” diye seslendi ata. Kızağın yanına varamadan ne atı, ne de adamı seçebildi. Bey: “Nerelere gittin?.. Aptal adam. Kızağı çevir de Grişki-no’ya dönelim.”
Uşak: “Grişkino’ya gitmeyi ben de isterim; fakat nasıl gideceğiz? Önümüzde öyle bir çukur var ki, bir düşen kurtulamaz. Bey: “Burada kalacak değiliz ya!” dedi. Uşak sessizce yaklaştı kızağa. Arkasını rüzgâra verip çizmelerini çıkardı, içindeki karları temizledi. Biraz saman alıp sol ayak tekinin deliğini tıkadı. Bey susmuş, kendini uşağına bırakmıştı. Birlikte kızağa bindiler. Atın dizginlerini çevirip çukur yönünde gitmeye başladılar. Yüz metre kadar ilerlemişlerdi ki at zınk diye durdu. Başka bir çukurun önündeydiler. Uşak tekrar indi, bir geçit aradı. Uzunca sayılacak bir zaman geçtikten sonra tekrar dönüp geldi. “Beyim, nasılsın?” diye sordu. “Şimdilik iyiyim; bir geçit bulabildin mi?” “Ne bende, ne de hayvanda derman var.” Bey: “Şimdi ne yapacağız?” “Biraz daha bekleyin...” deyip tekrar gitti ama hemen döndü. Atın önüne geçip: “Ardımdan gel güzelim!..” diyerek sağa yöneldi. Atın dizginlerini çekip karlar arasındaki çukura sürdü. Önce itiraz eder gibi oldu hayvan ama bunca karı geçebileceğini düşünüp öne fırladı; başaramayıp boynuna kadar karlara battı. Uşak, kızakta oturan beye: “Kızaktan inin, efendim...” dedi ve oklardan birini tutup kızağı itmeye başladı. Kızak, atın böğürlerine kadar çıktı. Ata seslenip: “Zor olduğunu biliyorum güzelim ama ne gelir elden? Ha gayret!” Hayvancağız tekrar gayret etti; yararsız...
Uşak: “Burada da duramayız ki, azizim!” dedi ata. At, başıyla onayladı bu sözleri; gayrete gelip sıçradı. At, nice uğraştan sonra kar geçidini aşabilmişti. Zor bela nefes alıyor, aksırıp tıksırıyordu. Beyin, adım atmaya hâli kalmamıştı. Güçlükle gelip kızağa yığıldı. Bey, kızağa yerleşirken uşak, dizginleri tutup biraz aşağı çekti. Karla kaplı çukurdan kurtulmuşlardı. Rüzgâr hızını kesmemişti. Bey biraz soluklandıktan sonra, kızaktan inip ne yapacaklarını sormak için uşağın yanına gittiğinde tipinin ortasındaydılar. Zorunlu kalıp yere çömeldiler ve rüzgârın kesilmesini beklediler. Doru da kulaklarını düşürüyor, başını sallıyordu. Rüzgâr biraz yavaşlayınca uşak, eldivenlerini çıkarıp ellerini hohlayarak atı rahatlatmak için gemlerini çıkarmaya, kemerlerini toparlamaya başladı. Bey: “Ne yapıyorsun?” diye seslendi. Uşak: “Atı çözüyorum. Başka ne yapayım ki? Hiç dermanım kalmadı.” “Yola devam etmeyecek miyiz?” “Nereye, hangi yolla? Bakın, hayvancağız da neredeyse çatlayacak. Geceyi burada geçireceğiz. Başka çare yok.” Bey: “Soğuktan donarız burada.” “Olabilir ama ne gelir elden!” Bey karlarla uğraşırken oldukça ısınmıştı; fakat burada geceleyeceklerini öğrendiğinde, tüm bedenini bir ürperti sardı. Rahat mıdır diye düşünüp kızağa geçti. Sigara ve kibrit çıkardı. Uşak atla ilgileniyor; koşumları çıkarıyor, onu gayrete getirecek sözler söylüyordu: “Davran benim güçlü yiğidim, yemini de veriyorum şimdi.” Ancak bu sözlerinin atın endişelerini dağıtmaya yetmediğini gördü. Sadece biraz yulaf yedi ama şimdi yemek yiyecek zaman olmadığını göstermek ister gibi geri bıraktı. “Şuraya bir işaret koyalım...” dedi uşak. Kızağın yönünü rüzgâra çevirdi; okların uçlarını birbirine bağladı. “Tamam...” dedi. “Kara batar da ölürsek, biri şu okları görüp gelip bizi kurtarır. Atalarımız da böyle yaparlarmış.” Bey, ne kadar uğraşsa da sigarasını yakamıyordu. Nihayet bir kibriti tutuşturmayı başarıp birini yaktı, dumanını istekle ciğerlerine çekti. Ama rüzgâr, elinden sigarasını alıp götürdü. Bir iki yudum tütünden öyle keyif almıştı ki! Kararlı bir sesle: “Demek ki böyle olması gerekiyormuş. Sana da bir bayrak yapayım...” dedi uşağa. Demin kızağın içine attığı mendili aldı. Okların bağlandığı kemerlere yetişebilme amacıyla kızağın ön kısmına geçti ve mendili oraya bağladı. Rüzgâr şiddetle bayrağı sallamaya başladı. Tekrar kızağa binen bey: “Bu da tamam!” dedi. Keşke buraya ikimiz sığabilseydik! “Beni merak etmeyin ama atı örtmek gerek, tere batmış!” deyip beyin altından bir örtü aldı. “Böylece sen de korunmuş olursun..” dedi ata sevgiyle. Kızağın yanına gelip beye: “Şu örtüye ihtiyacınız yok...” dedi. Örtü ve biraz saman alıp kızağın arkasına geçti, karda bir çukur kazdı; samanları yere serdi.
Başlığını iyice çekip kürküne sarınarak samanların üstüne oturdu. Bey göz ucuyla uşağını izliyor, yaptıklarına dudak büküyordu. Köylülerin bir cahil sürüsü olduğunu düşünürdü hep. Kızağın içine saman serdi, yan tarafına uzandı. Uykusu yoktu, sürekli aynı şeyi düşünüyordu: Kazandığı veya kazanacağı parayı... Tanıdığı zenginleri, zenginliğin yollarını... Almaya niyetlendiği koruluğu ne kadar önemliydi! Bundan bir servet yapabilirdi: “Meşe ağacından iyi kızaklar yapılır, tabii keresteden de, odundan da...” Yaptığı hesabın sonunda yıllık gelirinin on iki bin ruble olduğunu görüyordu: “Ama ben yine de orayı almak için on bin ruble vermem. Sekiz bine anlaşırım... Üç bini peşin; hele paranın ucunu görsün bir...” Elini paranın bulunduğu cebe attı, para yerindeydi. “Yolu nasıl kaybettik. Orman buralarda; bir baraka falan olmalı. Nedense hiç köpek sesi de gelmiyor...” Dışarının sesine kulak kabarttı; rüzgârın sesinden başka ses yoktu. “Böyle olacağını bilseydim, köyde kalırdım ama önemli değil, sadece bir gün kaybetmiş oluruz. Bu kadar kötü bir havada kimse bu yola girmeye cesaret edemez!” Ayın dokuzunda kasaptan para alacağını düşündü: “Buraya gelmek istiyordu. Beni bulamayacak. Evdeki kadın, ayağımıza kadar getirilen parayı bile almayı beceremez. Cahil bir kadın. Ne yapması gerektiğini bilemez...” Önceki gün ziyaretlerine gelen kaymakama da karısının gereken misafirperverliği göstermediği geldi aklına. “Kadın işte! Zaten görüp bildiği ne ki! Hem, anamın babamın zamanında evimiz neydi ki? Bir samanlık, bir de aşevi... Ama ben bu on beş yılda neler neler kazandım; bir dükkân, iki meyhane, değirmen, buğday ambarı, tarlalar, saç damlı, arabalıklı kocaman bir ev... Bugünlerde herkes kimden söz ediyor: Benden. Niye? Sürekli çalışıyorum da ondan. Kimselere benzemem ben. Yağmur demem, çamur demem çalışırım. Para havadan kazanılabilir mi? Yoo, ter dökeceksin. Böyle, yollarda geceleyeceksin, gözünü bile kırpmayacaksın!” Giderek kurumlanıyordu. “Sanırlar ki insan asil olursa bir şey olur. Ahmaklar! Mironoflar servet yaptı. Niye?.. Çalıştılar! Yeter ki sağlığım yerinde olsun.” Mironofların zenginliği hakkında birileriyle konuşmayı öyle istiyordu ki! Ama kimi bulacaktı? Ne diye köyde kalmamıştı sanki? Zekâsını gösterip övünürdü. Rüzgâra kulak kesildi... Kalkıp çevresine bakındı. Beyaz bir karanlığın içinde, atın sadece başını, kuyruğunu görebiliyordu; gerisi yalnızca kar... “Ne ettim de dinledim şu uşağı... Yola devam etmeliydim. Ne de olsa bir yerlere varırdık. En azından Griçkino’ya döner, ihtiyarın evinde uyurdum. Oysa şimdi bütün gece burada perişan olacağım; ama hayatta zevk var mı ki? En iyisi çalışmak... Bir sigara daha yaksam...” Cebinden sigara çıkardı, fazla kibrit harcamamak için iyice sindi; birkaç denemeden sonra yaktı. İçini bir sevinç sardı. Sigarayı kendisi değil, rüzgâr içtiği hâlde, üç-beş nefes çekince rahatladı. Yeniden uzandı ve iyice örtündü. Geçmişi düşündü ve kazanacağı paraların hayalini kurmaya başladı yine. Birden aklı bulandı; bedeni uyuştu. Bir sallantıyla silkindi; at altından saman mı çekmek istemişti acaba? Ya da içinden gelen bir sallantı mıydı? Kalbi öyle şiddetle atıyordu ki kızağı titretiyor gibiydi. Gözlerini araladı.
KESİNLİKLE TOLSTOY'UN HAYATININ ÖZETİNİ OKUMALISINIZ
submitted by yuzenpipi to yazarturk [link] [comments]


2020.11.01 17:12 griljedi GRRM 2017 Söyleşileri

- Kitaplarınızı okumakla başlayan ve ancak daha sonra televizyon dizisine gelen bu eleştirmenlerden biriyim. Belki de bu yüzden hala kitapları tercih ediyorum. Kendinizi dizideki karakterlerin başarısı ve popülaritesi konusunda kıskanç mı buluyorsunuz, yoksa onları ve diziyi eşit derecede çocuklarınız olarak görüyor musunuz?
Ben de kitaplarla başladım. Sonra on yıl televizyonda çalıştım ve sonra kitaplara geri döndüm ve şimdi her iki tarafta da bir ayağım var.
Kitaplara gelince, belli ki yüzde 100 bana aitler. Televizyon dizisi kısmen benimdir; bu, benim karakterimle benim dünyam ve bunun için bir dizi senaryo yazdım. Dört senaryo yazdım - ilk dört yılın her biri için bir tane ama gerçekten harika bir TV dizisi yapan birçok insan var ve iki yapımcı olan David Benioff ve Dan Weiss olağanüstü bir iş çıkardı ve tüm yönetmenlerimiz, muhteşem oyuncu kadromuz, diğerler çalışanlar da öyle. Kostüm tasarımı, oyuncu seçimi, dublör çalışması, sinematografi ve özel efektler gibi konularda kazandığımız Emmy'lerin sayısı... Televizyondaki diğer programlardan daha fazla Emmy kazandık çünkü bu işlerdeki insanlar işlerini üstün bir şekilde iyi yapmışlardır. Bu yüzden şovla ilişkilendirilmekten çok gurur duyuyorum.
- Yapımcılar sizden ne kadar bağımsız? Basitçe söylemek gerekirse: öldürmeye karar verdiğiniz bir karakterin hayatını kurtarabilirler mi? Ya da kitaplarınızda hala hayatta olan birini öldürebilirler mi?
Bağımsızdırlar. Onlar istediklerini yapabilirler. Gücüm yok… herhangi bir sözleşmeye dayalı [onları durdurma] hakkım yok. Onlara danışmanlık yapıyorum. Onlarla düzenli olarak konuşuyorum. Elbette yıllar önce bir dizi çok uzun toplantı yaptık, onlara son birkaç kitapta gelen bazı büyük kıvrımları, dönüşleri ve büyük olayları anlattım. Yani bunların bazılarına [değiniyorlar] ve bazı açıklamaları yapıyorlar ama aynı zamanda çeşitli şekillerde ayrılıyorlar.
En büyüğü az önce bahsettiğiniz: Muhtemelen şu anda, tam da konuştuğumuz sırada, dizide ölü olan, kitaplarda hala hayatta olan 20'ye yakın karakter var. Bazıları çok küçük karakterler ama aynı zamanda Rickon Stark, Barristan Selmy, Myrcella Baratheon gibi büyük karakterler de var. Hepsi - dizide ölü ama kitaplarda yaşıyor.
Kitaplarda, dizide hiç yer almayan oldukça önemli karakterler de var. Tamamen ihmal edilen karakterler. Mesele onları öldürmek değil; orada değiller. Asla bunun bir parçası olmadılar: Leydi Stoneheart onlardan biri; Bir bakış açısı karakteri olan Dorne'un varisi Arianne Martell ve Quellon Greyjoy'un oğullarından Victarion Greyjoy ve Balon ile Euron'un kardeşi. Tüm bu karakterler kitaplarda oldukça önemli ve dizide tamamen eksik.
- Çalışmanızda, Mikhail Bakhtin'in karakterlerin eşit olduğu ve okuyucunun bunlardan herhangi birini destekleyebileceği çok sesli kurgu kavramını esasen yakaladınız. Bunu dizilere aktarmak imkansızdı.
Tüm karakterlerin eşit olduğunu söylemem ama (umarım) insani özelliklere, özellikle de bakış açısı karakterler, sahipler. İlk kitapta yedi bakış açısı karakterim var ve her kitapta birkaç tane daha var. Yani, şimdiye kadar, muhtemelen 12 veya 13 bakış açısı karakteriyiz ve bunlar aslında onların derilerinin içine girdiğim yerlerdir, yani dünyayı onların gözlerinden görüyorsunuz. Onların düşüncelerini duyuyorsunuz. Onların duygularını hissediyorsun ve bu bakış açısı karakterlerinin üzerini boyamaya çalışıyorum ve bazıları asil ve adil, bazıları biraz bencil ve bazıları çok zeki ve bazıları daha az zeki ve hatta aptal ama hepsi insan ve ben onların insanlığını tasvir etmek istiyorum.
Her zaman "gri karakterler" dediğim şeyi yazmakla ilgilenmişimdir ve siyah veya beyazın tonlarında boyamakla değil. Pek çok fantastik roman, iyi ve kötü arasındaki çatışmayı romanın kalbi - tematik çekirdek olarak tasvir eder ve kesinlikle bunun bir kitap için geçerli bir tematik öz olduğunu düşünüyorum ama buna baktığımda, iyiyle kötü arasındaki mücadele, bir tarafın beyaz, diğer tarafın siyah giydiği bir savaş alanında yapılmıyor ve adamlar siyahlar gerçekten çirkin ve insan eti yiyorlar ve boynuzları falan var.
- Tolkien’de olduğu gibi.
Tolkien bunu muhteşem bir şekilde yaptı, ancak takip eden Tolkien taklitçilerinin elinde klişe haline geldi. Karanlık Lordlar veya dengi hakkında yazmak ilgimi çekmiyordu. Hepimiz bizi tanımlayan ve hayatlarımızı tanımlayan seçimlerle mücadele ederken, iyiyle kötü arasındaki savaşın her gün dünyanın her yerinde bireysel insan kalbinde yapıldığını düşünüyorum ve ne yapacağımızı seçmemiz gerekiyor ve bazen seçim kolay olmuyor; iyi ve kötü adamların bu mutlak yan yana gelmesi değil. Karakterlerimle buna ulaşmak ve karşılaştıkları bazı zorlukları göstermek istedim.
“Game of Thrones” dizisi bu grafik, müstehcen seks ve şiddet sahneleriyle başladı. Bunların bir kısmı yavaş yavaş gösteriden kayboldu, ancak kitaplarınızdan değil. Programcıların bu kararı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ben buna katılmıyorum. Dizi, dizidir. David ve Dan bunu yapıyor ve benim uğraşmak zorunda olmadığım parametrelerle seçimler yapmak zorundalar. İzleyicilerin neyi kabul edip etmeyeceklerine ilişkin sorular, çalışma süresiyle ilgili sorular, gerçekte neler yapabileceklerine dair sorular... Örneğin, ilk sezonda bütçemiz çok daha küçüktü ve gerçekten savaşamazdık. Yani Yeşil Çatal Savaşı gibi bir şeyiniz var. Kitabımda büyük bir savaştı, ancak TV şovunda, Tyrion kafasına çarptı ve savaş boyunca bilinçsiz, çünkü tüm ekstraları işe alacak ve tüm özel efektleri yapacak bütçemiz yoktu.
Kitaplar benim hikayeye dair mutlak vizyonum ve istediğim şeyi sunuyorum, cinsellik ve şiddet dahil. Tolkien dahil birçok fantezide olduğu gibi bu aslında bir savaş hikayesidir. Yüzük Savaşı! Ve bir savaş hikayesi yapıyorsanız, savaşın doğası konusunda dürüst olmanız gerektiğini düşünüyorum ve savaş kesinlikle edebiyat tarihine kadar uzanan güçlü bir temadır. İlyada öncesine ait pek bir şeye sahip değiliz ve İlyada Truva Savaşı'ndan başka bir hikaye nedir? Tolstoy'un Savaş ve Barış hakkında yazması var. Savaş insanlığın en büyük belası ama başından beri bizimle birlikte ve bilmiyorum ama bazen sonuna kadar bizimle olacağından umutsuzluğa kapılıyorum. İster fantezi kurgu ister gerçekçi kurgu olsun, kurguda ele alınması kesinlikle güçlü bir şeydir.
- “Game of Thrones” u sık sık dünyamızla ilgili politik metaforlar koleksiyonu olarak okuruz. Bu hikayede siyasi görüşlerinizi aramakta haklı mıyız? Yoksa bu haksız bir şekilde mi yansıtılıyor?
Sanırım ikisinden de biraz. Kuşkusuz, "Buz ve Ateşin Şarkısı" güç üzerine bir meditasyondur - gücün kullanımları ve suistimalleri, insanların onu elde etmek için yaptıkları ve ona sahip olduklarında ne yaptıkları... Yönetim üzerine bir meditasyon ve elbette savaş hakkında bir hikaye. Bunların hepsi birer faktör ve belki de içinde ne yaptığımı görerek bunların bazıları hakkındaki görüşlerimi hissedebilirsiniz.
Ne var ki 21'inci yüzyıl ve 2017 siyaseti ile ilgili bir alegori değildir. Bunu uygulamaya çalışanlar, Tolkien ile bunu yapmaya çalışanlar kadar yanlıştır, Yüzüklerin Efendisi'nin II.Dünya Savaşı ile ilgili olduğundan bahseder. İkinci Dünya Savaşı ile ilgili değildi; Yüzük Savaşı hakkındaydı. Kitaplarıma yansıyan herhangi bir politika varsa, Yüz Yıl Savaşları, Haçlı Seferleri ve Güllerin Savaşları siyasetidir - 2017'de olan bir şey değil.
- Herhangi bir kitaptaki ana karakterler genellikle yazarın bir yansıması olarak kabul edilir. Bu "Game of Thrones" da doğru mu?
Bakış açısı karakterleri ile diğer karakterler arasında bir ayrım yapmalıyım. Bakış açısı karakterleri, aslında derilerinin içinde süründüğüm ve kafalarında yaşadığım ve size dünyayı gözleriyle gösterdiğim karakterlerdir. Bir bakış açısı karakterini canlandırmak için, karakter sizden çok farklı olsa bile, kendinizin bazı kısımlarını kullanmanız gerekir. Açıkçası, asla sürgün edilmiş bir prenses olmadım, asla cüce olmadım ve hiç sekiz yaşında bir kız olmadım. Ama bence, tüm insanlık için geçerli olan ortak özelliklerle, bizi ayıran şeyden çok daha fazla ortak noktamız var. Milliyet veya din, cinsiyet veya seks veya bu sorulardan herhangi birini göz önünde bulundurarak, tüm bu karakterleri tamamen insan yapmaya çalışıyorum.
- Size en çok hangi karakterin benzediğini hissediyorsunuz? Hikayede en çok hangi karakter olmak istersiniz? Ve hangi karakter olmaktan korkarsınız?
[Gülüşmeler.] Tyrion her zaman yazarken en kolay zaman geçirdiğim karakterdir. Belki de tüm dezavantajlarına rağmen bir anlamda olabilmeyi dilediğim karakter buydu ama tabii ki ben Tyrion değilim. Tyrion'un ona karşı harika bir zekası var ve ortaya çıkması haftalarımı alan her an zekâyı savuruyor. Satırı doğru yapmadan önce onları dört kez yeniden yazmam gerekiyor. Gerçek hayatta ben her zaman "Ah! Bunu söylemeliydim! " derim ama bunu sadece üç hafta sonra düşünüyorum.
Gerçek hayatta muhtemelen en çok sevdiğim karakter Samwell Tarly. Sevgili Sam ve olmak istediğim karakter? Kim Jon Snow olmak istemez ki - kara kara düşünen, Byronic, tüm kızların sevdiği romantik kahraman. Theon [Greyjoy] olmaktan korktuğum kişi. Theon, Jon Snow olmak ister, ancak bunu yapamaz. Yanlış kararlar vermeye devam ediyor. Kendi bencil, en kötü dürtülerine teslim olmaya devam ediyor.
Theon, bazı açılardan kahraman olmak için baştan sona mücadele ediyor. İkisi de aynı durumdan çıkıyor: İkisi de Kışyarı'nda Eddard Stark tarafından büyütülüyor, ancak gerçek, çekirdek ailenin bir parçası değiller. Theon bir esir ve Jon Snow piç bir oğul. Yani ikisi de biraz dışarıda ama Jon bunu başarıyla hallediyor ve Theon bununla başa çıkamıyor. Kendi kıskançlığı ve ait olmama duygusuyla zehirlenir.
- En sevilen kahramanlarınızın çoğu dışlanmışlar: çocuklar ve kadınlar, eşcinseller ve cüceler, yabancılar ve entelektüeller. Edebiyat dünyasında bir yabancı gibi, belki bugün değil ama kariyerinizin erken dönemlerinde, hissediyor musunuz? Görünüşe göre bilim kurgu ve fantezi yazarları genellikle çok popülerdir, ancak bazen hala "gerçek yazarlar" olarak kabul edilmemektedirler.
Değişiyor. Rusya adına konuşamıyorum - Rusya'da neler olup bittiğini bilmiyorum - ama İngilizce konuşulan dünyada durum yavaşça değişiyor. Kariyerime 70'lerde, ilk satışlarımda başladığımda ve hatta ondan önce, 60'larda, küçük amatör hikayeler okurken ve yazarken, bunun kesinlikle çok farkındaydım. Bilimkurgu ve fantezi, gerçek edebiyat olarak görülmedi ve kanonun(kabul gören yazar eserleri listesi) bir parçası değildi. Öğretmenlerim bana "Neden bu saçmalığı okuyorsun? İyi notlar alıyorsun, iyi yazıyorsun ve büyük ustaları okuyor ve o şeyleri yazmamalısın. " derdi.
En azından Amerika'da değişen şey, Amerika'nın her yerindeki kolejlerde ve üniversitelerde öğretilen bilim kurgu ve fantezi kurslarının olmasıdır hatta bazıları kitaplarımı öğretiyor. Son birkaç yılda, Michael Chabon'un Pulitzer'i ve Stephen King'in Ulusal Kitap Ödülü'nü kazandığını gördük. Bunlar, 30 yıl, hatta 10 yıl önce bir fantezi yazarına asla verilemeyecek çok çok prestijli ödüller. Birdenbire bu engeller aşılmaya başlıyor ve ayrıca edebiyat yazarlarının bilimkurgu ve fantezi yazarlarının tekniklerini ve ortamlarını ödünç aldıklarını görüyorsunuz. Bu yüzden duvarların yıkılmaya başladığını düşünüyorum ama henüz tam olarak değil.
Örneğin, yüzlerce kolej ve üniversite bilimkurgu ve fantezi dersleri vermesine rağmen, 20. yüzyıl Amerikan edebiyatını ve kanonunu öğretirken bilim kurgu veya fantezi kitaplarını dahil etmiyorlar. Kanon yine Fitzgerald, Hemingway ve John Updike olacak. Tam olarak birleşeceğimizi düşünürsem, olması gerektiği gibi Ursula K. Le Guin veya Robert A. Heinlein'i içermeyecektir. Ancak bunların hepsi tüm tür yazarları için geçerlidir. Sadece biz değiliz. Gizemli yazının iki büyük devi olan Dashiell Hammett veya Raymond Chandler da bunlara dahil değil.
Elbette herhangi bir kitabın gerçek testi, kendi zamanında hayatta kalacak mı ve yazar öldükten sonra okunacak mı? 20 yıl sonra okunacak mı? Ya da 100 yıl sonra? Bence bilim kurgu ve fantezi bu açıdan oldukça iyi gidiyor. İnsanlar hâlâ H. G. Wells ve Jules Verne'i okuyorlar ve hala Tolkien'i okuyorlar. The Guardian, 20. yüzyılın en büyük romanları hakkında bir okuyucu anketi yürüttüğünde, Yüzüklerin Efendisi, 20. yüzyılda yazılmış İngilizce konuşulan dünyanın tüm sözde büyük edebi romanlarından önce bitirdi. Sanırım işler değişiyor.
- Hiç Rus edebiyatından bir şey ödünç aldınız mı? Klasiklerimizden biri?
Rus edebiyatından aklıma gelen tek bir şey ödünç aldım, "Karamazov Kardeşler" den alınan Tywin Lannister'ın cesedi için yaptığım küçük parçaydı ama Rusça okumadığım için çok fazla Rus edebiyatı okumadım. Üniversitede Dostoyevski'nin "Suç ve Ceza" ve "Karamazov Kardeşler" ve "Savaş ve Barış" adlı klasiklerini okudum ve daha sonra "Doktor Jivago" yu okudum. Biraz Rus bilim kurgu okumaya çalıştım ama çoğunlukla sahip olduğumuz tek şey Strugatsky Kardeşlerdi. Hiç Rusça bilmiyorum, maruz kalmam sınırlıydı.
- "Game of Thrones" dünyası çok inandırıcı ve çok gerçekçi, öyleyse neden bu dünyaya sihir getirmeye karar verdiniz? Yürüyen cesetlere ve ejderhalara ihtiyacı var mıydı? Yazar olarak sizi büyülü unsurlar sunmaya iten nedir?
Ejderhaların orada olmamasını erken dönemlerde düşünmüştüm. Targaryen’in sembolünün ejderhalar olmasını istedim ama bunun bir psiyonik güç gibi, pirokinez olduğu, zihinleriyle alevler çıkarabilecekleri fikriyle oynadım. İleri geri gittim. Arkadaşım ve diğer fantazi yazarı Phyllis Eisenstein, beni ejderhaları yerleştirmeye ikna eden kişiydi ve üçüncü kitabı ona ithaf ettim ve bunun doğru karar olduğunu düşünüyorum. Bu arada Phyllis, büyük Rus filmleri “Battleship Potemkin” ve “Alexander Nevsky” nin yapımcısı Eisenstein'la uzaktan akraba.
Fantezinin içinde sihire ihtiyacı var ama ben sihri çok sıkı bir şekilde kontrol etmeye çalışıyorum. Fantazide çok fazla büyüye sahip olabilirsiniz ve sonra her şeyi alt eder ve tüm gerçekçilik duygunuzu kaybedersiniz ve sihri büyülü tutmaya çalışıyorum - gizemli, karanlık ve tehlikeli bir şey ve asla tam olarak anlaşılmayan bir şey. Bu altı kelimeyi söylerseniz, güvenilir bir şekilde bir şeylerin olacağı sihir okulları ve sınıfları olma yolunda ilerlemek istemiyorum. Sihir bu şekilde çalışmaz. Sihir, tam olarak anlamadığınız güçlerle oynamaktır ve belki de varlıklar veya tanrılar hakkında tam olarak anlamadığınız... Bu konuda bir tehlike hissi olmalı.
- Yani Hogwarts yok mu?
Hayır. [Kahkaha.]
- Son bir şey: "Buz ve Ateşin Şarkısı" serisindeki bir sonraki kitabını ne zaman bitireceğini birisi George Martin'e her sorduğunda, başka bir Stark'ı öldürürmüş. Bu söylentiler gerçek mi?
Bu doğru olsaydı, geriye Stark kalmazdı çünkü bu soruyu sürekli alıyorum ama hala ortalıkta sağlıklı sayıda Stark'ımız var.
- GRRM, kitapları yazarken Amerikan tarihinden hiç etkilenmedi ama Ortaçağ Avrupa, bilhassa İskoçya, tarihinden çok etkilendi.
- Daenerys’in kırmızı kapılı evi terk ettiğinde kaç yaşında olduğu ve kaldığı yerin Deniz Lord’unun sarayına yakın olup olmadığı sorusunu yanıltısız bıraktı ama gelecekte kitaplarda “kırmızı kapılı ev” hakkında daha fazla açıklama olacağını söyledi.
- Rickon, yeni kitapta görünecek.
- Ejderhaların cinsiyeti konusunun tam olarak anlaşılmasının zor olduğunu, bazen ejderhaların dahi bilmediğini, yumurta bıraktığında dişi oldukları varsayıldığını söyledi.
- GRRM, Ramsay’in yaratma ilhamını “Theon’un kıçıcı ısıracak bir şey gerekiyordu” şeklinde cevap verdi. Özetle Ramsay, Theon için yaratılan bir karakterdir.
- Diğerleri’nin gerçek dünyadaki eşdeğeri soruldu ve buna en yakın olanın iklim değişikliği olacağı yanıtını verdi. Bunun hakkında epeyce konuştu ve insanlığın bu tehditle yüzleşmek için birleşmesi gerektiğini ve bunun acil olduğunu söyledi.
- Ötekilerin kökenleri hakkında, ileride, daha fazla şey öğreneceğimizi söyledi.
- GRRM, eğer Sansa, doğruyu söyleseydi Lady hala hayatta olur muydu sorusuna “bu mümkün” cevabını verdi. Robert bir düşünür değil, duyguları tarafından yönetilen aceleci bir adamdı, bu yüzden öfkesini ulu kurtlar yerine Joffrey'e yönlendirebilirdi. Ancak bu kesin değil çünkü Robert evliliğinde barışı korumak istiyordu ve yine de ulu kurtlar konusunda Cersei'yi mutlu etmeye karar verebilirdi.
- Yazma süreci hala sana doğaçlama geliyor mu? Aklınızda bir son olsa bile, hala Westeros dünyası hakkında bir şeyler öğreniyormuş gibi hissediyor musunuz?
Evet. Bu, Westeros veya Game of Thrones'a özgü bir şey değil. Bu sadece benim çalışma şeklim ve her zaman yaptığım bir şey.
Romanlarımdan herhangi biri söz konusu olduğunda, nereden başladığımı biliyorum, az çok nerede sona ermek istediğimi biliyorum. Yol boyunca bazı büyük dönüm noktalarını biliyorum, benim için inşa ettiğim şeyler ama yol boyunca çok şey keşfediyorsunuz. Karakterler yükselir ve daha önemli görünür ve büyük bir dönüm noktası olacağını düşündüğünüz şeye ulaşırsınız ve ... iki yıl önce düşündüğünüz şey pek işe yaramıyor, yani daha iyi fikir gerekir! Benim için her zaman böyle bir keşif süreci vardır. Yazarların hepsinin bu şekilde çalışmadığını biliyorum ama ben hep böyle çalışıyorum.
- Bu yeni fikirler, Game of Thrones TV şovuna tepki olarak ortaya çıkıyor mu? Kendinizi TV'de yayımlananları karmaşıklaştırmaya veya bunlardan uzaklaşmaya ya da şovda çok fazla yer almayan karakterlere dalmaya çalışırken mi buluyorsunuz?
Bunu o terimlerle düşünmüyorum. Dizi, dizidir ve bu noktada kendi başına bir yaşam geliştirdi. Elbette dizinin içindeyim ve başından beri de öyleyim ama asıl odak noktam kitaplar olmalı. Bu hikayeyi 1991'de yazmaya başladığımı hatırlamalısınız ve ilk olarak David ve Dan [yapımcılar; Benioff ve Weiss] ile 2007'de tanıştım. Dizide çalışmaya başlamadan önce 16 yıldır bu karakterlerle ve bu dünyayla yaşıyordum. Aklımda oldukça sabitler ve dizi, dizinin tepkisi ya da hayranların düşündükleri yüzünden hiçbir şeyi değiştirmeyeceğim. 1990'ların başında yazmaya başladığım hikayeyi hâlâ yazıyorum.
- Kadın karakterleriniz güçleri ve karmaşıklıkları için öne çıkıyorlar, ancak çoğu zaman cinsel şiddetin kurbanı olarak, erkek karakterler tarafından yapılan muameleler, yıllar içinde öfkeyi artırdı. Bu tepki sizi şaşırttı mı?
Evet, şaşırttı aslında ve ben bazılarıyla sorun yaşıyorum. Eleştirilerin doğru veya uygun olduğunu düşünmüyorum. Herkesin kendi fikrini alma hakkı olduğunu biliyorum ama… her neyse. Esasen bir savaş hikayesi yazıyorum - Güllerin Savaşları. Yüz Yıl Savaşları. Buradaki ilham kaynağımın her birinin başlığında "savaş" var. Tarih kitaplarını okuduğumda tecavüz tüm bu savaşların bir parçası. Tecavüzün olmadığı hiçbir zaman savaş olmadı ve buna bugün devam eden savaşlar da dahildir. Bana öyle geliyor ki bir savaş hikayesi yazarsan ve onu dışarıda bırakırsan temelde dürüst olmayan bir şey var demektir.
- Bir dereceye kadar da trajik ve ne yazık ki karakter geçmişleriyle o kadar iç içe geçmiş durumda ki. Daenerys çocuk gelin olarak satılmadıkça, yani köle olarak satılmadıkça, şu anda olduğu yere varamaz.
Ve şunu belirtmeliyim ve muhtemelen bunu biliyorsunuzdur, eğer kitapları okuyup diziyi izlediyseniz, Daenerys'in düğün gecesi kitaplarda anlatıldığından oldukça farklıdır. Yine, gerçekten de Daenerys'in parçasının yeniden canlandırıldığı orijinal bir pilotumuz vardı ve ilk kez, Tamzin Merchant rolünü oynadığı sırada çektiğimiz şey, kitaplar için çok daha doğruydu. Kitaplarda yazıldığı şekliyle sahneydi. Böylece orijinal pilot ve sonraki pilot arasında bu değişti. Bunun hakkında David ve Dan ile konuşmalısın.
- Hayranlar tarafından oldukça sevilen bir hale geldikleri için karakterleri özgürce hareket ettirememek çifte bir engel gibi görünüyor.
Okuyucunun karakterlerinizi önemsemesini istiyorsunuz - eğer yoksa, o zaman duygusal bir ilişki yoktur ama aynı zamanda karakterlerimin nüanslı olmasını, gri olmasını, insan olmasını istiyorum. Bence insanoğlu inceliklidir. İnsanları kahramanlık ve kötülük yapma isteği eğilimi var ve bence gerçek hayatta kötü adamlar var ve gerçek hayatta kahramanlar var, ancak en büyük kahramanların bile kusurları vardır ve kötü şeyler yaparlar ve en büyük kahramanlar bile sevgi ve acı çekebilir ve bazen onlara sempati duyabileceğiniz anlar yaşarlar. Ne kadar bilimkurgu, fanteziyi ve yaratıcı şeyleri sevsem de mihenk taşınız olarak her zaman gerçek hayata geri dönmeli ve `` Gerçek nedir?” nedir diye sormalısınız.
- Cat hakkında...
"Evet, birisi ölümden dönerse, özellikle de şiddetli, travmatik bir ölüme maruz kalırsa, her zamanki kadar güzel bir şekilde geri gelmeyecekler." Lady Stoneheart karakteriyle yapmaya çalıştığım ve hala yapmaya çalıştığım şey buydu.
- Ve Jon Snow da dizide ölümden dönme deneyimiyle bitmiştir.
Doğru... Ve tüm bunların habercisi olarak kurulan zavallı Beric Dondarrion, her seferinde biraz daha az Beric... Hafızası kayboluyor, tüm bu yara izleri var, fiziksel olarak giderek daha çirkinleşiyor çünkü artık yaşayan bir insan değil. Kalbi atmıyor, damarlarında kanı akmıyor, wight ama buz yerine ateşle canlandırılan bir wight, şimdi tüm ateş ve buz şeyine geri dönüyoruz.
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.11.01 11:15 CreativeGrand Balkan Savaşları'na dair bazı gerçekler

Sırplar, 1389’da kaybettikleri Kosova Savaşı’nın intikamını Kumanovo galibiyetiyle almışlardı ve tüm Kosova ellerine düşmüştü. Bir hayır kurumu görevlisi Mary Edith Durham, o sıralar Karadağ’daydı. Çarpışmalar sona erince Prizren’e gitmek istedi, ancak Sırp yetkililer izin vermedi. Durham, savaş alanlarından dönen yaralı Karadağlılara gitmesine neden izin verilmediğini sorduğunda şu cevabı aldı: “Tek bir Arnavut’un suratında burun bırakmadık da ondan!” Durham, sonradan Arnavutluk’un kuzeyinde burunları ve üst dudakları kesilmiş esir Osmanlı askerleriyle karşılaştığında derin bir infiale kapıldı.
Danimarkalı bir gazeteci de Priştine’de beş bin Arnavut’un öldürüldüğünü, “Sırp harekâtının, Arnavut halkına yönelik dehşet verici bir katliama dönüştüğünü” yazmıştı. Üsküp Katolik başpiskoposunun Vatikan’a verdiği rapora göreyse, Ferizaj’da yaşı 15’in üstünde olan Müslüman Arnavutlardan yalnızca üçü sağ bırakılmış, Gjilan’daki Müslüman nüfus katledilmiş, Yakova ise tümüyle yağmalanmıştı.
Balkan Savaşları’nı bir gazeteci olarak izleyen Rus Devrimi’nin ikinci büyük önderi Troçki, işlenen insanlık suçlarını günü gününe yazan nadir gazetecilerdendi: Prizren “ölüm krallığı gibi görünüyor. Arnavut evlerinin kapıları çalınıyor, erkekleri dışarı çıkarıp anında vuruyorlar. Yağma, talan ve tecavüzlerin ise haddi hesabı yok.” Troçki, Müslüman köylerini yağmalayıp, insanları katleden ve komitacı denilen çeteciler arasında “entelektüeller, fikir adamları ve ateşli milliyetçilerin” de bulunduğunu öğrendiğinde şaşkına dönmüştü. Yaşananların nedenini de yazmıştı: “Sırplar etnografik istatistiklerde kendi işlerine gelmeyen verileri düzeltme yönünde ulusal bir çabayla, tamamen sistemli bir şekilde Müslüman nüfusu yok etmektedirler.”
Üsküp’e yamaçlarına Arnavut ve Boşnak köylerinin yayıldığı bir vadiden geçerek ulaştım. 1912 sürgünleri ve 1997’deki Sırp vahşetinden kaçan Kosovalı Arnavutlar da bu yolu izlemişti. Şehirde ziyaret ettiğim yerlerden biri tren istasyonuydu. Bir fotoğraf belleğime kazınmıştı çünkü. Şehre giren Sırp askerleri tren istasyonundaki, Osmanlıca adının yazılı olduğu tabelayı kaldırıp, “Skopje” yazılı yenisini yerleştiriyorlardı. Bunun işgalcilerin törensel bir tavrı olmadığı çabucak anlaşıldı.
Üsküp, sırf Türk kimliği nedeniyle, Balkan Savaşları’nda en çok acı çeken kentlerden biri olmuştu. Kumanovo yenilgisinin ardından Üsküp’teki Osmanlı askerleri kentten çekilmişlerdi. Türklerin bir kısmı, askerin arkasına takılıp gitmişti; bir kısmı da çetelerin saldırısı üzerine yollara düştü. Ermeni gazeteci Aram Andonyan, “Kadınlar ve çok sayıda yalınayak çocuklar, hazin kervanlara katılıp Selanik’e doğru inmeye başladılar. Birçok göçmen katledildi, kadın ve kızlar kaçırıldı veya tecavüze uğradı, hatta küçük çocuklar boğazlandı… Bütün Makedonya’da amansız katliamlara giriştiler.”
Troçki’nin anlattıklarına göre, şehirde gündüz askerler, gece komitacılar işbaşındaydı. “Türk ve Arnavut evlerine girip her seferinde aynı işi yapıyorlardı: Yağmalayıp öldürmek.” Asıl büyük felaket şehir dışındaydı. Üsküp yolunda, her yer yanıyordu. Çamura bulanmış yollarda, aç ve sefil “kör yürüyüşünü” sürdüren muhacirler kurşunlara ya da süngülere kurban gitmiyorlarsa açlıktan ve salgın hastalıklardan telef oluyorlardı. “Korkunç bir durum… Radovişta ile İştip arasında yaklaşık 2 bin Türk göçmen, çoğu kadın ve çocuk, açlıktan öldüler-sahiden yalnızca açlıktan.” Bulgar ve Yunan işgalinin yaşandığı bölgelerde olanlar da utanç vericiydi. Makedonya bir cehenneme dönmüştü. İngiliz konsolosluk raporlarından birinde, “Kavala ve Drama yörelerinde … çile çekmemiş tek bir Türk köyü bile yok gibidir. Çoğunda düzinelerle erkek kıyımdan geçirilmiştir, ırza geçmeler ve talan etmeler olmuştur” diye yazılmıştı. Rainovo, Kilkis ve Plantza’da Türkler toplu halde yakma yoluyla infaz edilmişti. Rodop Dağları’ndaki Pomak köyleri top ateşine tutularak yok edilmişti. Dimotike’de “silahsız Türkleri nehre atıp yabanördeklerine ateş eder” gibi avlamışlardı. Mustafapaşa’da hayat bir “şeytan oyununa” dönüşmüştü. Makedonya Lejyonu denen katiller çetesinin geçtiği her yerde, örneğin Tırnova’da, Kırcali’de, kadını ve erkeğiyle Müslümanlar “boğazları kesilmiş” olarak yatıyorlardı. Yunanlılar ise örneğin, Pravişta, Doyran, Gevgili ilçelerinde hemen hemen bütün ileri gelen Müslümanları öldürdüler. Gümülcine’de, Kavala’da, Serez’de, Ustrumca’da öldürülenlerin sayısı hesapsızdı. Örneğin Kavala’da yerliler hariç, buraya sığınmış yedi bin muhacir katledilmişti. Serez’de öldürülenler beş bin kadardı.
Kosova’dan itibaren göç yollarına düşenler Vardar Vadisi üzerinden Selanik’e yığılıyordu. O sıralar Selanik hâlâ Osmanlı toprağıydı ve Balkanlar’da sığınılacak son noktaydı. Ancak Selanik’in kaderi de farklı olmadı. Yunanlılar Selanik’i bir protokol ile savaşsız ele geçirmişti. Selanik’teki Türklerin ve savaş boyunca buraya doluşmuş on binlerce sığıntının hayatları garanti edilmiş, talan ve yağmaya göz yumulmayacağı taahhüt edilmişti. Tam tersi oldu. Türklerin ve Yahudilerin ne canı ne de malı korundu. Bir Alman gazeteci, Selanik’in fethini şöyle duyurdu: “Talan, katliam, ırza geçme, korkunç oranlara yükseldi.” Times muhabiri ise “Yunanistan’ın zaferini ne yazık ki fazla takdir edemiyoruz” diyerek olanları özetledi. Tarihçi Mark Mazower, özellikle şehir dışındaki köylerde Türklerin nasıl sürüldüğünü ve katledildiğini ayrıntılarıyla anlatırken, çarpıcı bir ayrıntıya da yer verir: “Müslümanlar yakalarına haç takmaya zorunlu tutuluyorlardı.”
Yaşananlardan üç yıl sonra Selanik’e gelen Amerikalı gazeteci John Reed, Türk şehri olarak nitelediği Selanik’in ölümünü yazmıştı. “Türk şehir geriliyor. Camiler birbiri ardına yıkıntı haline geliyor ve her ay müezzinin yüzyıllardır ezan okuduğu bir minare daha susuyor ve ıssızlaşıyor. Selanik Türkleri can çekişiyordu. Kentin kendisi de can çekişiyordu: Ülkesinden koparılmıştı.”
Savaşın başladığı 1912’den itibaren Türkiye’ye sağ salim ulaşabilmiş sürgün sayısı 413 bin 922 kişiydi. Balkanlar’da kalanların da sayısı belliydi ve göç edenlerle kalanların sayısı toplandığında savaş öncesindeki nüfusun yaklaşık 650 bininin kayıp olduğu ortaya çıkıyordu. Bunların tümünün katledildiği, açlık ve hastalıklara kurban gittiği kesindi. Balkan Savaşları’nda ölen, esirken öldürülen on binlerce asker ile devlet görevlileri ve aileleri bu sayılara dahil değildi.
Balkanlar’daki Müslüman nüfusunun yüzde 35’i sürülmüş, yüzde 27’si kıyıma uğramıştı. Kalanlar artık azınlıktaydı. “Irklar savaşı” meyvesini vermiş, yüz yıla yayılan etnik temizlik hareketi sonucunda Türkler, Balkanlar’ın hayatından uzaklaştırılmıştı. Bu da yetmemiş olacak ki, Balkanlar’da kalan Türklerin, Arnavut ve Boşnakların Türkiye’ye sürgünü 2000’li yılların başına kadar devam etti. Yeni Türkiye Cumhuriyeti de, kurulduğu günden bu yana kesintisiz süren, kimi dönemlerde kitlesel nitelik kazanan göçleri karşılamak zorunda kaldı.
Kemal Tayfur Atlas Degisi Kasım 2012 🇹🇷🇧🇦🇽🇰🇲🇰🇦🇱
submitted by CreativeGrand to KGBTR [link] [comments]


2020.07.31 16:29 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 11

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 11
https://preview.redd.it/bkq1v2rcd7e51.png?width=640&format=png&auto=webp&s=ae8b2d43ce820e78b0d7e427e4fa97d04b77f937

Marksizm 6

Dönemimizin tarihi açısından, Pierre Joseph Proudhon’un 1848 yılı Fransız Şubat Devrimi sonrasında kendi halkına adalet ve özgürlük toplumu kurmak için ne yapması gerektiğini anlattığı zaman hatırlanmaya değer bir andı. Proudhon, hala, bütün yönleriyle, zamanının tüm devrimci yoldaşları gibi, 1789’da haricen patlak vermiş ve o zamanlar hissedildiği üzere karşı devrim ve müteakip hükümetler tarafından daha başından bastırılmış olan devrim geleneğinde yaşıyordu. Proudhon dedi ki: Devrim feodalizme son verdi. Feodalizmin yerini yeni bir şeyler almalıydı. Feodalizm, Devletin ekonomi alanındaki bir düzeniydi, bağlılıkları açıkça ifade edilmiş askeri bir sistemdi. Özgürlükler yüzyıllar boyu feodalizmin altını oymuştu; sivil özgürlükler giderek daha fazla zemin kazanmıştı. Fakat bunlar, eski düzeni ve güvenliği de, eski birlikleri ve cemiyetleri de tahrip etmişti. Birkaç insan yeni özgürlük ve hareketlilik sayesinde zengin olurken, kitleler zorluğa ve güvencesizliğe maruz kalmışlardı. Hem herkes için özgürlüğü koruyup, genişletip ve yaratıp hem de güvenliği, mülk ve yaşam koşullarının büyük eşitlenişini, yeni düzeni nasıl gerçekleştirebiliriz?
Proudhon, devrimin, militarizme yani hükümete son verip vermeyeceğini; görevinin politikayı toplumsal yaşamla, politik merkeziyetçiliği ekonomik çıkarların doğrudan birliğiyle, insanlara hükmeden değil işle ilgilenen bir ekonomik merkezle ikame etmek olup olmadığını devrimcilerin henüz bilmediğini söyler.
Görünürde sıkı olan bilimin adamı Marx, gelişmenin yasa koyucusu ve dikte edeni idi. Bununla ilgili beyanlarda bulundu. Ve kendisi gelişimi belirlediğine göre o kesin olmalıydı. Olaylar bitmiş, kapalı, ölü bir gerçeklik gibi hareket etmeliydi. Bu yüzden Marksizm bir doktrin ve adeta dogma şeklinde var olur.
Proudhon diyor ki, siz Fransızlar, küçük ve orta ölçekli çiftçilersiniz, küçük ve orta ölçekli esnafsınız; tarımda, sanayide, ulaşımda ve iletişimde faalsiniz. Şu ana kadar bir araya gelmek ve birbirinizden korunmak için krallara ve onların memurlarına ihtiyaç duydunuz. 1793’te devletin kralını lağvettiniz ancak ekonominin kralını, altını elde tuttunuz. Böylelikle ülkede bela, düzensizlik ve gelecek kaygısı bıraktığınız için kralların ve memurlarının ve orduların geri dönmesine izin vermek zorunda kaldınız. Otoriter aracıları defedin. Parazitleri ortadan kaldırın. Çıkarlarınızın dolaysız birliğinden emin olun. O zaman feodalizm ve devletin varisi olan bir topluma sahip olacaksınız.
Altın nedir? Sermaye nedir? Bu, bir ayakkabı, masa ya da ev gibi bir şey değildir. Bir şey değildir, gerçek bir şey değildir. Altın, ilişki için bir işarettir. Sermaye insanlar arasında ilişki olarak ileri geri giden bir şeydir. İnsanlar arasında bir şeydir. Sermaye itibardır; itibar, çıkarların karşılıklılığıdır. Şu anda devrim içindesiniz. Devrim – heves, güven ruhu, eşitlenme coşkusu, bütün için gayret arzusu – sizin başınıza geldi, sizin aranızda oluştu: kendiniz için doğrudan karşılıklılık yaratın. Hiçbir parazit, vampir-benzeri aracı olmadan kendi çalışmanızın üretimi ile birbirinize gittiğiniz bir kurum tesis edin. O zaman hiçbir vasi otoriteye ne de en yeni beceriksizlerin, Komünistlerin, bahsettiği siyasi hükümetin mutlak iktidarının ekonomik yaşama aktarılmasına ihtiyaç duymayacaksınız. Görev şudur: ekonomik ve kamusal yaşamda özgürlüğü öne sürmek ve yaratmak ve zorluğun, güvenliksizliğin, eşyanın sahipliği değil de insan ve köle-sahipliğinin hâkimiyeti olan mülkiyetin ve tefecilik olan faizin lağvedilmesi için eşitlenmeden emin olmak. Bir takas bankası yaratın!
Takas bankası nedir? Özgürlük ve eşitlik için dışsal bir biçimden, objektif bir kurumdan başka bir şey değildir. Kim faydalı bir işle uğraşıyorsa – çiftçi, esnaf, işçiler birliği – hepsi, basitçe, çalışmaya devam etmelidir. İşin örgütlenmeye, diğer bir deyişle otoriteler tarafından emredilmesine ya da millileştirilmesine ihtiyacı yoktur. Halkın ihtiyaç duyduğu her şeyin üretimi sırasında marangoz mobilya yapar; ayakkabıcı çizme yapar; fırıncı ekmek pişirir vs. Marangozsun, ekmeğin mi yok? Elbette ki fırıncıya gidip fırıncının ihtiyacı olmayan sandalye ve dolabı teklif edemezsin. Takas banka git ve siparişlerini ve ürünlerini evrensel geçerli çeke dönüştür. Proleterler, ücret için çalışmak üzere müteşebbise bundan böyle gitmek istemiyor musunuz? Bağımsız olmak mı istiyorsunuz? Fakat ne atölyeniz, ne aletleriniz ne de yiyeceğiniz mi var? Bekleyemiyorsunuz ve kendinizi hemen mi kiralamanız gerekiyor? Lakin müşterileriniz mi yok? Diğer proleterler, siz proleterler, hepiniz, sömürücü simsarların aracılığı olmadan ürünlerinizi birbirinizden satın almak istemez misiniz? Sonra kendi alım-satımlarınızdan emin olun, siz ahmaklar! Müşteri muteberdir. Müşteri bugün adlandırıldığı üzere paradır. Sıralama her zaman yoksulluk-kölelik-iş-ürün şeklinde olmak zorunda değil midir? Karşılıklılık, eşyanın yönünü değiştirir. Karşılıklılık doğanın düzenini yeniden sağlar. Karşılıklılık paranın kurallarını kaldırır. Karşılıklılık birincildir: çalışmak ve ihtiyaçlarını karşılamak isteyen tüm insanlara imkân veren, insanlar arasındaki ruhtur.
Proudhon, hiç suçlu aramayın, herkes suçludur, diyor. Bazıları köleleştirir ve diğerleri en temel ihtiyaçları alıp götürür ya da en az ihtiyacı geride bırakır yahut acenta ve denetmenler olarak köleleştiren efendilere hizmet eder. İntikam ruhu, öfke ya da yıkıcılıktan meydana gelmeyecektir, yeni toplum. Yıkım, yapıcı bir ruh ile gerçekleştirilmelidir. Devrim ve muhafaza etme birbirini dışlamaz.
Eski Romalıları taklit etmekten vazgeçin. Jakobit[1] diktatörlük rolünü geçmişte oynadı fakat tribünlerin büyük tiyatroları ile güzel davranışlar sizin toplumunuzu yaratmaz. Gerçek hayatta yürütülmelidir. Faydalı nesneleri yeterli miktarda yaparsınız; faydalı şeyleri adil dağılım ile tüketmek istersiniz; o halde doğru bir biçimde takas etmelisiniz.
Çalışma ile yaratılmamış şeyin, der Proudhon, değeri yoktur; işçiler kapitalistlerin üstünlüğünü yaratmıştır ve siz yarattığınız değerleri saklayıp kullanamazsınız çünkü siz yalıtılan ve mal sahiplerinin servetini artıran ve böylelikle onlara köleler ve mülk üzerinde iktidar sağlayan mülksüz insanlarsınız. Fakat bu durumda o, sadece imtiyazlının elindeki birikmiş malın mevcut stoklarına bakmanın ve de bunları sadece siyaset ya da şiddet yoluyla onlardan almayı düşünmenin ne kadar çocukça olduğunu söyleyebilir. İşçiler tarafından yaratılan değer her zaman değişir, her zaman dolaşımdadır. Bugün değer, kapitalistten tüketici olarak işçi aracılığıyla kapitaliste geri döner; değer, kapitalistten tüketici işçilere gitsin fakat onlardan tekrar kapitalistlere değil, aynı işçilerin, üreten işçilerin ellerine dönsün diye kendinizin karşılıklı davranış biçimini dönüştürerek yeni kurumlar tesis edin.
Proudhon tüm bunları, benzersiz bir güçle, ciddiyet ve coşkunluğun, tutkunun ve objektifliğin büyük bileşimi ile kendi halkına söylemişti. Proudhon, devrim, çözülme, geçiş ve kapsayıcı ve temel önlemler olasılığı anında yeni toplumu yaratacak, hükümetin son yasası olacak ve hükümeti söylendiği gibi geçici hükümet yapacak bireysel adımları ve kararları önermişti.
Ses oradaydı fakat dinleyiciler yoktu. Doğru zaman oradaydı fakat geçip gitti ve şimdiyse sonsuza dek yok oldu.
Proudhon biz sosyalistlerin yeniden keşfettiği şeyi; sosyalizmin her zaman mümkün ve her zaman imkânsız olduğunu biliyordu. Sosyalizm, doğru insanlar onu istediğinde diğer bir deyişle onu eyleme koyduğunda mümkündür ve insanlar onu istemediğinde ya da sözüm ona onu isteyip ona göre harekete geçemediğinde imkânsızdır. O yüzden bu adamın sesi duyulmadı. İnsanlar onun yerine incelediğimiz ve reddettiğimiz yanlış bilimi sunan, sosyalizmin kapitalist büyük sanayinin doruk noktası olduğu ve çok az kapitalistin şimdiden neredeyse sosyalist olmuş kurumların özel mülkiyetine sahip olduğunda geldiğini, böylelikle birleşmiş proleter kitlelerin özel mülkiyeti toplumsal mülkiyete geçirmesinin kolay olacağını öğreten bir başka sesi duydu.
Sentez adamı Pierre Joseph Proudhon yerine, analiz adamı Karl Marx duyulmuş ve dolayısıyla çözülme, çürüme ve çöküşün devam etmesine izin verilmişti.
Analiz adamı Marx, kendi kelime haznesinde hapsedilen sabit, katı kavramlarla çalıştı. Bu kavramlarla Marx, gelişim yasasını açıklamak ve adeta zorla kabul ettirmek istedi.
Sentez adamı Proudhon kapalı kavramsal kelimelerin yalnızca daimi devinim için sembol teşkil ettiklerini bize öğretti. Kavramları akan devamlılık içerisinde eritti.
Özellikle detaylara hevesli olan ve Marksizm eleştirileri sıklıkla bizim eleştirilerimizle örtüşen sözde revizyonistler – bu eleştirileri büyük ölçüde anarşistlerden, Eugen Dühring ve diğer bağımsız sosyalistlerden almış olmaları da şaşırtıcı değildir – asıl taktikleri olarak adlandırılabilecek bir şeylere tedricen âşık oldular. Bu şekilde Marksizm ile birlikte sosyalizmi de, neredeyse son izine kadar reddettiler. Şu anda kapitalist toplumda işçi sınıfını parlamento ve ekonomik araçlar üzerinden teşvik edecek bir parti kurma sürecindeler.
Görünürde sıkı olan bilimin adamı Marx, gelişmenin yasa koyucusu ve dikte edeni idi. Bununla ilgili beyanlarda bulundu. Ve kendisi gelişimi belirlediğine göre o kesin olmalıydı. Olaylar bitmiş, kapalı, ölü bir gerçeklik gibi hareket etmeliydi. Bu yüzden Marksizm bir doktrin ve adeta dogma şeklinde var olur.
Proudhon, şey-kelimeleriyle ilgili hiçbir sorunu çözmeyi istememiş; hareketleri belirleyen kapalı şeyler ve ilişkiler, apaçık bir varlık, oluş, kaba görünürlük, görünmez değişim yerine ve son olarak – en olgun yazılarında – toplumsal ekonomiyi psikolojiye dönüştürmüştür. Öte yandan psikolojiyi de kaba bireysel psikolojiden – ki bireyden yalıtılmış bir şey çıkarır – insanı bir dizi sonsuz, bölünmez ve ifade edilemez oluş şeklinde tasavvur eden toplumsal psikolojiye dönüştürmüştür. Bu bakımdan Proudhonizm diye bir şey yoktur, sadece Proudhon vardır. O halde Proudhon’un belli bir an için hakikatle ilgili söyledikleri, şeylerin on yıllardır devam etmesine izin verildiği günümüzde, artık uygulanamaz. Geçerli olan yalnızca Proudhon’un düşüncelerinde baki olandır; kendisine ya da geçmiş herhangi bir tarihsel ana körü körüne dönmek için hiçbir girişimde bulunulmamalıdır.
Marksistlerin Proudhon hakkında söyledikleri, yani onun sosyalizminin küçük burjuva ve küçük çiftçi sosyalizmi olduğu, bizim de tekrar etmemize izin verin, tamamen doğrudur ve onun en yüksek unvanıdır. Onun sosyalizmi, diğer bir ifadeyle, 1848 ila 1851 arası sosyalizmi, Fransız halkının 1848 ila 1851 arası sosyalizmidir. O anda mümkün ve gerekli olan sosyalizm idi. Proudhon, bir Ütopyacı ya da bir peygamber değildi; bir Fourer de değildi, Marx da. Eylem ve kavrama adamı idi.
Burada açıkça 1848-1851 yıllarının adamı olan Proudhon’dan bahsediyoruz. Bu adam şöyle söylemişti ve yaşadığı çağ onun böyle söylemesi için teşekkül etmişti: “Siz devrimciler, eğer bunu yaparsanız, büyük dönüşümü başaracaksınız.”
1848 yılının adamından olduğu kadar öğrenecek şeyimiz olan sonraki yılların adamı, devrimden sonra söylediği devrimci konuşmaları, beyhude melodramatik ya da pornografik bir öz-taklit ile tekrar etmeyi istemedi. Her şeyin kendi zamanı vardı ve devrim sonrasındaki her an, geçmişin büyük anında yaşamları durmamış herkes için devrim öncesi zamandı. Proudhon, aldığı pek çok yaradan kaynaklı kanamaya rağmen yaşamaya devam etti. O zaman şunu sordu kendisine: “Ben, eğer yaparsanız dedim; fakat neden yapmadılar?” Cevabını buldu ve sonraki çalışmalarında bu cevabı yazdı. Bu cevabın bizim dilimizdeki karşılığı şudur: “Çünkü ruh yoktu.”
Ruh, o zaman da yoktu ve 60 yıldır da yok ve hiç olmadığı kadar derine batıp kayboldu. Şu ana kadar gösterdiğimiz her şey bir cümle ile özetlenebilir: Tarihte öngörülen sözüm ona doğru anı beklemek bu hedefi daha da uzak bir tarihe ertelemiş ve bulanık bir karanlığa itmiştir; ilerlemeye ve gelişmeye duyulan güven gerilemenin adı idi ve bu “gelişme” dış ve iç koşulları yozlaşmaya daha da çok adapte etti ve büyük değişimi hiç olmadığı kadar uzak kıldı. Marksistler, insanlar kendilerine inandığı sürece “Henüz zamanı değil!” derken haklı olacaklar ve asla daha az değil, her zaman daha fazla haklı olacaklar. Bir deyişin, bu deyiş söylendiği ve çabucak duyulduğu için doğru olduğunu söylemek yaşamış ve meydana gelmiş en korkutucu çılgınlık değil midir? Ve herkesin oluşu, sanki nihai, tamamlanmış bir oluşmuş gibi ifade etme girişiminin, insanların zihinlerinde bunun güç kazanması halinde biçim ve yaratıcılığın güçlerini eninde sonunda zayıflatmak zorunda olduğunun farkına varması gerekmez mi?
Marksizme yılmadan saldırmamızın sebebi budur. Bu yüzden işin peşini bırakamayız ve ondan tüm kalbimizle nefret etmeliyiz. Marksizm bir tarif ve bilim değildir. Öyleymiş gibi davranmaktadır; fakat acizliğe yadsıyıcı, yıkıcı ve sakatlayıcı bir çağrı, irade eksikliği, teslimiyet ve kayıtsızlıktır. Sosyal Demokrasi’nin detaylar üzerinde arı-gibi çalışması – laf arasında söyleyelim Sosyal Demokrasi, Marksizm değildir – bu yetersizlik onun yalnızca öteki yüzüdür ve yalnızca sosyalizmin orada olmadığını ifade eder zira sosyalizm küçük ve büyük meselelerde bütünü hedefler. Bu tür bir detaylı olmayan çalışma sadece kasırgadaki bir kuru yaprak gibi mevcut anlamsızlığın döngüsünde, sadece pratiğe geçirilen, sürüklenişi reddedilecektir.
Marksistlerin düşündüğü gibi sosyalizmin gelmek zorunda olmadığını söyledik. Şimdi şunu söylüyoruz: çeşitli halklar tereddüt etmeye devam ederse, kendileri açısından sosyalizmin bundan böyle hiç de mümkün olmadığı zaman gelebilir.
Özellikle detaylara hevesli olan ve Marksizm eleştirileri sıklıkla bizim eleştirilerimizle örtüşen sözde revizyonistler – bu eleştirileri büyük ölçüde anarşistlerden, Eugen Dühring ve diğer bağımsız sosyalistlerden almış olmaları da şaşırtıcı değildir – asıl taktikleri olarak adlandırılabilecek bir şeylere tedricen âşık oldular. Bu şekilde Marksizm ile birlikte sosyalizmi de, neredeyse son izine kadar reddettiler. Şu anda kapitalist toplumda işçi sınıfını parlamento ve ekonomik araçlar üzerinden teşvik edecek bir parti kurma sürecindeler. Marksistler, Hegel tarzında bir ilerlemeye inanırken, revizyonistler Darwin tarzı bir evrimin taraftarıdırlar. Artık felakete ve aniden oluşlara inanmıyorlar; kapitalizmin ani bir devrim ile sosyalizme dönüşmeyeceğine fakat tedricen daha katlanılabilir bir biçim alacağına inanıyorlar.
Bunlardan bir kaçı sosyalist olmadıklarını kabul etmeyi tercih edebilir ve parlamentarizme ve parti politikalarına, oy toplamaya ve monarşizme adaptasyonlarında şaşırtıcı bir biçimde başarılı olabilirler. Diğerleri ise kendilerini hala tümüyle sosyalist olarak görebilir. Bunlar, işçilerin özel durumlarında, sözde endüstriyel anayasalcılık sayesinde işçilerin üretimdeki payında ve tüm ülkelerde demokratik kurumların genişlemesi sayesinde kamusal ve yasal koşullarda daimi, yavaş ve fakat durmayan bir iyileşme gördüklerine inanırlar. Hem kabul ettikleri hem de kısmen sebep oldukları Marksist doktrinin başarısızlığı üzerinden kapitalizmin hâlihazırda sosyalizm yolu üzerinde bulunduğunu ve bu gelişmeyi enerjik bir biçimde teşvik etmenin de sosyalistlerin görevi olduğu sonucunu çıkarırlar. Bu görüşleriyle, Marksizm’in ilk başta söylediği şeyin çok da uzağında düşmezler. Sözüm ona radikaller de her zaman aynı yol üzerindeydiler ve sadece bu görüşün devrimcilikle kırbaçlanmış ve bir araya gelmiş seçmen kitlelerine söylenmemesi dileğine sahiptirler.
Marksistlerin revizyonistlerle olan gerçek ilişkisi şu şekildedir: Marx’ın ve onun en iyi havarilerinin aklında, koşullarımızın tamamı kendi tarihsel bağlamları içerisinde yer aldığı ve bunların genel kavramlar altında toplumsal yaşamımızın detaylarını düzenlemeye çalıştığı vardır. Revizyonistler, yerleşik genellemelerin yeni doğan gerçekliklerle örtüşmediğini çok net gören fakat yine de çağımızı külliyen, yeni ve temelde farklı bir şekilde anlamaya ihtiyaç duyan karakteristik şüphecileridirler.
Marksizm, bir süre için, çok sayıda ıskat edilmişin kendi yoksulluğunun, doyumsuzluğunun farkına varmasına ve topyekûn bir değişim için ideal bir haleti ruhiyeye yol açmıştır. Bu süremezdi çünkü söz konusu bilimsel aptallığın ektisi altında kitleler beklemeye yönelmiş ve herhangi bir sosyalist faaliyet yapamaz hale gelmiştir. Bu şekilde, kitleler, siyasi ve demagojik yöntemlerle sürekli cesaretlendirilmemiş olmasalardı, tedrici bir dinginlik ve sakinlik çoktan kitlelere geri dönerdi. Revizyonistler erken kapitalizmin en kötü barbarlığının ortadan kalktığını, işçilerin proleter koşullara daha da alıştığını ve kapitalizmin hiçbir şekilde kendi çöküşüne yakın olmadığını şimdilerde görüyorlar. Elbette bizler, bunların tamamında, kapitalizmin sürdüğü muazzam tehlikeyi görüyoruz. İşin aslı, işçi sınıfının durumu – bir bütün olarak görüldüğünde – iyileşmemiştir. Aksine yaşam daha da zor ve nahoş bir hal almıştır. O kadar nahoş bir hale gelmiştir ki işçiler neşesizleşmiş, ümitsizleşmiş ve ruh ve karakter bakımından yoksullaşmıştır. Fakat en önemlisi sosyalizm için mücadele, doğru mücadele, münhasıran acıma hislerine ya da öncelikle belli bir insan sınıfının kaderine bağlı olmaz. Toplumun temellerinin tümden dönüşümü ile ilgilidir. Hedefi yeni bir yaratımdır.
Bizim işçilerimiz bu halet-i ruhiyeyi giderek kaybetmiştir (zira hiçbir zaman halet-i ruhiyeden daha fazlası olmamıştır), çünkü Marksizmde çözülme ve iktidarsızlık unsurları başından itibaren öfke kuvvetlerinden daha güçlüydü ve herhangi bir olumlu içerikten de yoksundu. İşçi sınıfının, Tanrının ya da tarihsel zorunluluk gereği gelişimin seçilmiş insanları değil, daha ziyade en şiddetli acı çeken insanların bir kısmı olduğunu hâlihazırda bilenler açısından revizyonizm fenomeni ve onun hoşgörülü şüpheciliği sadece eylemsizlik, kararsızlık ve kitlelerin rehaveti üstündeki “ideolojik üstyapı”dır ve işçi sınıfı sefalete eşlik eden ruhsal değişimler yüzünden bilgi elde etmeyi en zor iş olarak görecektir. Bu alandaki tüm genellemelerden kaçınmak en iyisidir. İşçi sınıfı oldukça farklıdır ve acının çok farklı insanlar üzerinde her zaman çok farklı etkileri olur. Fakat acının büyük kısmı birinin kötü durumunun kavranmasıdır ve en azından bu ölçüde hiç acı çekmemiş kaç proletarya vardır!
Devrim başarısız olduktan sonraki zamanlarda, devrimden önceki bu altmış yıl boyunca, ilişkilerin nasıl değiştiğini biliyoruz. Bunlar kapitalizmin uyumunun, proleterleşmenin on yılları idi ve pek çok açıdan hâl-i hazırda kalıtsal hale gelmiş gerçek bir adaptasyondu. İnsanlar arasındaki ilişkilerde bozulma vardır ki bireysel insanlara ait pek çok bedenin şimdiden fark edilir bir biçimde çürümesine dönüşmüştür.
Yeryüzü neredeyse tümüyle keşfedildi, çok geçmeden neredeyse tamamı iskân edilecek ve buralara sahip olunacaktır. Şu anda ihtiyaç duyulan şey, bildiğimiz insan dünyasında daha önce hiç var olmamış gibi bir yenilenmedir. İşte bu, bizi çok daha fazla etkilemesi gereken bu yeni şey, zamanımızın belirleyici özelliğidir.
Burada bahsettiğimiz muazzam bir tehlikedir. Marksistlerin düşündüğü gibi sosyalizmin gelmek zorunda olmadığını söyledik. Şimdi şunu söylüyoruz: çeşitli halklar tereddüt etmeye devam ederse, kendileri açısından sosyalizmin bundan böyle hiç de mümkün olmadığı zaman gelebilir. Buna rağmen insanlar birbirine karşı çok aptalca, çok alçakça hareket edebilir. Tümüyle esarete teslim olabilir ve kendi gaddarlıklarını kabul edebilir: Tüm bunlar insanlar arasında bir şeydir, kendilerine kararlı, canlı duyguların hizmet etmesi halinde işlevsel ve gelecek nesilde ya da hâlihazırda yaşayan insanlarda değiştirilebilen bir şeydir. Toplumsal ya da genellikle söylendiği gibi psikolojik ilişkiler meselesi olduğu müddetçe bu durum henüz kötü değildir. Kitlesel sefalet, yoksulluk, açlık, evsizlik, psikolojik yılgınlık ve ahlak bozukluğu ve zevk düşkünlüğü, aptalca lüks, militarizm, ruhsuzluk – hepsi, oldukları halleriyle kötüdürler, isabetli bir doktor gelirse yaratıcı ruhtan, büyük devrimden ve yenilemeden (regeneration) çıkarsa bunları tedavi edilebilir. Fakat tüm zorluk ve baskı ve ruhsuzluk insanlar arasında bir şeyler olmaktan çıkarsa, ruhta bulunan ilişkiler bozulursa, adına ruh dediğimiz insanlar arası ilişkiler kompleksine bundan böyle rahatsızlık vermezse, kronik yetersiz beslenme yerine, alkolizm, uzun süreli acımasızlaşma, sürekli tatminsizlik, akut ruhsuzluk (ki ruh ve sosyal yapı açısından önemi, ağı açısından örümceğin önemi gibidir) bireysel bedenlerde kapsamlı etkilerle birlikte değişimlerle sonuçlanırsa, o zaman hiçbir çare yardımcı olamayacaktır ve halk ya da halkların tüm kesimleri yıkıma mahkûm olabilecektir. Halkların her zaman yok olması gibi, onlar da yok olacaktır: diğer, sağlıklı halklar bunların efendileri olur ve halkların karışımına dönüşür ve hatta bazen de kısmi imha yaşanır – eğer, en azından diğer, sağlıklı halklar hala yaşıyorsa. Kimse uluslar tarihinin ilk dönemlerinden analojilerle ucuz oyunlar oyamamalıdır. Çünkü zamanı geldiğinde, şeyler, gene, sözde ulusların göçü denilen zamanlarda yaptıkları gibi ilerlemek zorunda değildir. İnsanoğlunun başlangıç zamanlarında yaşıyoruz ve bu yeni başlamış insanoğlunun sonunun başlangıcı olabileceği tümüyle göz ardı edilemez. Belki de hiçbir çağ gözlerinin önünde dünyanın sonunun bu kadar tehlikeli bir biçimde belirdiğini biziler kadar görmemiştir.
Gerçek ilişkiler kompleksi bakımından insanoğlu, dışsal bağlarla ve içsel çekimle ve ulusal sınırları aşan dürtüyle bir arada duran bir dünya toplumu elbette ki henüz mevcut değildir. Fakat bunun vekilleri oradadır ve bunlar bir ersatz’dan daha fazlası olabilir. Bunlar, başlangıç olabilir: dünya pazarı, uluslararası anlaşmalar ya da hükümet politikaları, uluslararası örgütler ve çeşitli türde kongreler, küre çevresinde trafik ve iletişim, bunların hepsi, eşitlik olmasa bile, en azından çıkarların özümsenmesini, gelenekleri, sanatı veya sanatın modaya uygun yedeğini, teknoloji ruhunu, siyasi biçimleri daha da çok yaratmaktadır. İşçilere de bir ulustan diğerine giderek daha fazla ödünç verilmektedir. Dahası tüm ruhsal gerçeklikler – din, sanat, dil, genelde ortak ruh – orada ikişerli bulunmaktadır ya da bize doğal bir zorunluluk gereği ikişer ( birincisi birey ruhunda nitelik olarak ya da meleke olarak ve ikincisi insanlarla yaratıcı örgütler ve birliklerin iç içe geçtiği bir şeyler olarak) görünmektedir. Tüm bunlar özensiz bir biçimde ifade edilmiştir. Geçiş yaparken düzeltilebilecek olan hemen yapılacaktır fakat bu zamanda bu dil eleştirisi uçurumunun ve fikirler teorisinin (ikisi de birbirine aittir) derinine inemeyiz. Tüm bunlara şunu söylemek için değinildi: medeniyet (humanitas), humanité, humanity ve beşeriyet ki bunlara şimdilerde göstermelik merhametli bir lütuf, zayıflatılmış ve derinlik yoksunu bir ifade ile “insaniyet”(humaneness) diyoruz – tüm bu kelimeler, aslen sadece bireyde yaşayan ve hükmeden insanoğluna atfedilmekteydi. Bir zamanlar, en azından Hıristiyanlığın tam zamanında çok güçlü bir şekilde vardı, fiziken çokça hissediliyordu. Özdeş toplum olarak mütekabiliyet bireyde temerküz eden ve bireyler arasında büyüyen beşeriyete geldiğinde ancak dışsal anlamıyla gerçek beşeriyete varabileceğiz. Bitki tohumunda bulunur, tıpkı, tohumun, atalarına ait bitkilerin sonsuz zincirinin cevheri olması gibi. İnsanoğlu hakiki varlığını bireyin insaniliğinden alır. Bireyin insaniliğinin sadece geçmişin sayısız neslinin varisi olması da tıpkı böyledir. Olan şey oluştur, küçük evren (mikrocosm), evrendir (macrocosm). Birey halktır, ruh toplumdur, düşünce birlik bağıdır.
Fakat bildiğimiz birkaç bin yıllık tarihte insanoğlu ilk kez tam anlamıyla ve tam kapsamlı olarak haricen birleşmek istiyor. Yeryüzü neredeyse tümüyle keşfedildi, çok geçmeden neredeyse tamamı iskân edilecek ve buralara sahip olunacaktır. Şu anda ihtiyaç duyulan şey, bildiğimiz insan dünyasında daha önce hiç var olmamış gibi bir yenilenmedir. İşte bu, bizi çok daha fazla etkilemesi gereken bu yeni şey, zamanımızın belirleyici özelliğidir. Tüm dünyada insanoğlu yaratılmak istemektedir ve bunu, eğer birleşmiş insanoğlunun başlangıcı, sonu olmayacaksa, insanoğlunun başına güçlü bir yenilenme geldiği o anda istemektedir. Önceden bu tür bir yenilenme genellikle geri kalandan ve kültürel karışımdan ortaya çıkan yeni halklar ile ya da göç alan yeni ülkelerle özdeşti. Halklar birbirine ne kadar çok benzerse ülkeler o denli yoğun iskâna tabi oluyordu ve dışarıdan veya içeriden bu tür bir yenilenme için umut da o kadar az oluyordu. Hâlihazırda kendi halklarımızdan ümit kesmek isteyenler ya da en azından zihinlerin radikal yenilenmesi için dış dürtünün ve canlı enerjinin dışarıdan, şifalı uykularından yeni uyanmış eski halklardan gelmesi gerektiğine inananlar, hala, Çin, Hindu ya da belki Rus halkları için umut inşa edebilir. Bazıları, çocuksu Kuzey Amerikan barbarlığı arkasında belki de hala saklı kalmış bir idealizmin ve fevkalade patlak verecek coşkun bir ruha ait fazla enerjinin olduğunu yine de ümit edebilir. Ancak 40 ya da 50 yaşlarında olan bizlerin bu romantik beklentiler yüzünden gene de hayal kırıklığı yaşayacağımız ve Çinlilerin Batıyı taklitte Japonya’yı takip edeceği, Hinduların salt çürüme kanallarına hızlıca geri kaymak, vs. için yükseleceği akla yatkındır. Asimilasyon çok hızlı ilerlemektedir. Medeniyet ve medeniyetle birlikte gerçek fiziki ve psikolojik çöküş yayılmaktadır.
Vaktiyle çürüyen rafine medeniyetten ve taze kandan yeni bir başlangıç çıktığı gibi, yeniden yükselişe geçeceğimize dair kesin, yanılmaz işaretler var mıdır? İnsanoğlunun, sonradan olacağı şey: ulusların sonu için geçici, kusurlu bir kelime olmadığı kesin midir? Şimdiden yoz, pervasız ve köksüz kadınlar ve onların erkek eşleri hafif meşrepliği yere göre sığdıramıyor ve aileyi, çeşitli, özgür ve sınırsız birliktelik hazzıyla, babalığı da annelik devlet sigortası ile ikame etmek istiyorlar. Ruh özgürlük ister ve onu içerir.
İhtiyacımız olan cesareti ve ivediliği elde etmek için kendimizi bu boşluğa bırakmalıyız. Bu sefer yenilenme bilinen herhangi bir zamana kıyasla daha güçlü ve farklı olmalıdır. Sadece kültür ve beraberinde yaşamın insani güzelliğini arıyor değiliz. Bir çare arıyoruz; kurtuluş arıyoruz. Yeryüzünde bugüne kadar var olmuş en büyük dışsal katman yaratılmalıdır ve bu katman, imtiyazlı tabakada – küresel insanoğlu – şimdiden hazırlanmaktadır. Yine de bu, harici bağlarla, anlaşmalarla ve hükümetsel yapı ya da korkunç buluş olan dünya devleti ile gelemeyecek, ancak en küçük grupların, yukarıdaki tüm toplulukların yeniden tesis edilmesi ve en bireysel bireyselcilik ile gelecektir. Şümullü bir toplum inşa edilmeli ve inşa küçük ölçekte başlamalıdır; tüm mıntıkalara uzanmalıyız ve bunu da ancak çok derin kazarsak yapabiliriz zira bundan böyle dışarıdan daha fazla yardım gelemez. Artık işgal edilmemiş hiçbir toprak yoğun kalabalık halkları yerleşmeleri için davet etmeyecektir; insanoğlunu tesis etmeliyiz ve bunu ancak insanilikte bulabiliriz. Bunun da sadece bireylerin gönüllü ilişkisinde ve doğal olarak birbirlerine yakınlaşan, aslında bağımsız insanlar topluluğundan yükselmesini sağlayabiliriz.
Ancak şimdi biz sosyalistler rahat bir şekilde nefes alıp kaçınılmaz zorluğu, görevimizi, varlığımızın bir parçası olarak kabul edebiliriz. Şimdi, fikrimizin bizim benimsediğimiz bir fikir değil de bizi seçim yapmaya – ya peşinen insanoğlunun gerçek yıkımını tecrübe etmeye ya da bu yıkımın çevremizde aşınan başlangıçlarını seyretmek veya kendi eylemimizle yükselişin ilk başlangıcını yapmaya – sevk eden çok güçlü bir dürtü olduğunu içten bir kesinlikle hissediyoruz.
Burada muhtemel bir gerçekliğin bir kuruntusu olarak tehdit etmesine izin verdiğimiz dünyanın sonu elbette ki neslin ani olarak tükenmesi değildir. İçinde karşı konulamaz türde bir kaide bulma eğilimi ve analojiye karşı uyarıda bulunuyoruz çünkü kimi çöküş dönemlerinin ardından gelen büyük dönemleri biliyoruz. Durumu gözümüzde canlandırdığımızda, hangi emsalsiz hızla ulusların ve sınıfların bu kapitalist medeniyette birbirine daha da benzer hale geldiğini; proleterlerin nasıl sıkıcı, uysal, kaba, dışsal ve artan ölçüde alkolik olduğunu; dinlerini kaybetmeleri ile her tür içsel hissi ve sorumluluğu nasıl kaybettiklerini; tüm bunların fiziki etkilerinin nasıl olduğunu; üst sınıfların siyaset, kapsamlı görüş ve belirleyici eylem açısından güçlerini nasıl kaybettiğini; sanatın züppelik, modaya uygun değersiz ve arkeolojik ve tarihsel taklit ile nasıl ikame edildiğini; nasıl eski din ve ahlak ile her sıkı standardın, her kutsal ittifakın, her karakterin sağlamlığının kaybedilmekte olduğunu, kadınların yüzeysel kösnüllük ve renkli, dekoratif şehvet girdabına nasıl çekilmekte olduğunu; doğal düşünülmemiş nüfus artışının tüm halk katmanlarında azalmaya nasıl başladığını ve bilim ve teknolojinin rehberliğinde çocuksuz seks ile ikame edildiğini; sorumsuzluğun, hâkim koşullar altında neşesiz iş yapmayı artık kaldıramayan proleterlerle vatandaşlar arasındaki tam da en iyi unsurları nasıl istila ettiğini görüyoruz. Eğer tüm bunların toplumun her katmanında nevroza ve histeriye dönüşmeye başladığını nasıl görüyorsak, o zaman kişi, iyileşme için, yeni kurumların yaratılması için kendisini toplayacak olan halkın nerede olduğunu sormalıdır. Vaktiyle çürüyen rafine medeniyetten ve taze kandan yeni bir başlangıç çıktığı gibi, yeniden yükselişe geçeceğimize dair kesin, yanılmaz işaretler var mıdır? İnsanoğlunun, sonradan olacağı şey: ulusların sonu için geçici, kusurlu bir kelime olmadığı kesin midir? Şimdiden yoz, pervasız ve köksüz kadınlar ve onların erkek eşleri hafif meşrepliği yere göre sığdıramıyor ve aileyi, çeşitli, özgür ve sınırsız birliktelik hazzıyla, babalığı da annelik devlet sigortası ile ikame etmek istiyorlar. Ruh özgürlük ister ve onu içerir. Ruhun böyle birliktelikleri aile, kooperatif, profesyonel grup, topluluk ve ulus olarak yarattığı yerde özgürlük vardır ve insanoğlu da burada vücut bulabilir. Fakat ruhun yerini almış tahakkümün, cebri kurumlarında ruh yerine şimdilerde neyin köpürmeye başladığını biliyor muyuz, bu ikameye katlanabileceğimizden emin olabilir miyiz? Ruhsuz özgürlük, kösnül özgürlük, sorumsuz haz özgürlüğü? Ya da tüm bunların kaçınılmaz sonucunun en dehşetli eziyetler ve yalnızlık, en dermansız zayıflık ve hissiz umursamazlık mı olacak? Acaba bir coşkun duygu ve yeniden doğuş anı ve büyük kültürel topluluklar federasyonu devrinin anını hiç yaşayacak mıyız? Şarkıların insanlarda yaşadığı, kulelerin birliği ve coşkuyu cennete taşıdığı ve ruhlarında halkın temerküz ettiği insanları yüceltmek suretiyle büyük işlerin halkın büyüklüğünü temsil etmek için yaratıldığı zamanlar hiç olacak mı?
Bilmiyoruz ve bu yüzden buna teşebbüs etmenin görevimiz olduğunu biliyoruz. Geleceğin sözde biliminden şu anda tamamen kurtulduk. Sadece hiçbir gelişme yasası olmadığını biliyor değiliz. Güçlü tehlikeyi, şimdiden çok geç kalmış olabileceğimizi, tüm teşebbüslerimizin ve eylemlerimizin belki de artık yardımcı olamayabileceğini dahi biliyoruz. Ve bu yüzden kendimizdeki, tüm bilgilerimizdeki son bağlarımızı da atıp kurtulduk, daha fazlasını biliyor değiliz. Tarif edilmemiş ve belirsiz bir şeyler önünde ilkel bir adam gibi duruyoruz. Önümüzde hiçbir şey yok ve her şey yalnızca kendi içimizde var: bizde gelecekteki insanoğlunun değil geçmişteki insanoğlunun realitesi ya da etkinliği var; dolayısıyla bu realite ya da etkinlik aslen içimizde var. Başarı bizim içimizdedir. Bizi yolumuza koyan aldatılamaz görevimiz içimizdedir. Yapılanın ne olması gerektiğinin imgesi içimizdedir. Süflilik ve sefaleti geride bırakma ihtiyacı içimizdedir. Adalet hiç şüphesiz ve amansız içimizdedir. Karşılıklı yanıt arayan ahlak ve herkesin çıkarını tanıyan akıl içimizdedir.
Burada yazıldığı gibi hissedenler, en büyük cesareti en büyük ihtiyaçtan doğanlar, her şeye rağmen yenilenmeye teşebbüs etmek isteyenler – şimdi onların toplanmasına izin verin; çağrılanlar onlardır; uluslara ne yapılması gerektiğini söylemeleri ve halkların işe nasıl başlayacaklarını göstermeleri için onlara izin verin.
Çev: Nesrin Aytekin
[1] İngiltere kralı 2. James yanlısı.

https://itaatsiz.org/?p=5532
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.07.13 06:08 NewsJungle Türkiye: Libya ateşkesi Haftar'ın geri çekilmesine bağlı

Türk dışişleri bakanı, Libya’nın BM tarafından tanınan hükümetinin ancak savaş ağzı Khalifa Haftar'ın güçlerini ülkenin orta ve batı bölgelerinden çekmesi durumunda ateşkes kabul edeceğini söyledi.

Financial Times (FT) gazetesine her gün İngilizlerle konuşan Mevlut Çavuşoğlu, Başbakan Fayez al-Sarraj liderliğindeki Ulusal Anlaşma Hükümeti'nin (GNA) Haftar'ın güçlerine karşı iki stratejik yerden çekilmedikçe saldırılarına devam etmeye kararlı olduğunu söyledi. , liman kenti Sirte ve bir hava üssü Jufra ev.

Çavuşoğlu, Rusya'nın geçen ay İstanbul'da gerçekleşen görüşmelerde “somut tarih ve saat” ile ateşkes teklifinde bulunduğuna dikkat çekti.

Ankara, GNA ile istişare ettiğinde Libyalı yetkililer Sirte ve Jufra ve Gen Haftar’ın güçlerinin 2015'te “çizgilere” dönmeleri için önkoşullarını belirttiler. ”Dedi.

Çavuşoğlu'nun Ankara'nın saldırıyı destekleyebileceğini ve GNA'nın ateşkes önkoşullarını “meşru ve makul” olduğunu söyleyen makale.

Geçen hafta El Watiya hava üssüne yapılan hava saldırısından bahseden Çavuşoğlu FT'ye “kimin sorumlu olduğunu belirlemek için bir soruşturma olduğunu, ancak kimin“ ödeyeceğini ”söyledi.

Türkiye'nin tabanındaki Türk destekli güçlerin Mayıs ayında Haftar'dan ele geçirdiği “eğitmenler ve teknik personel” vardı, ancak hiçbiri zarar görmedi.

Çavuşoğlu, “Bölgede veya savaşta herhangi bir tırmanış için değiliz, ancak [Haftar’ın destekçileri] angajmanı bir darbeciyle, Haftar” dedi.

14 Ocak'taki Haftar, ateşkes için Rus-Türk girişimine katılmayı reddetti ve başkent Trablus'u ele geçirme amaçlı saldırı ve başarısız girişimini sürdürdü.

Libya Dışişleri Bakanlığı her zaman ülke krizine barışçıl bir çözüm bulmaya çalıştıklarını doğruladı.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov geçen hafta "Libya hükümetinin ateşkes anlaşması imzalamak istemediğini ve askeri bir çözüm aradığını" iddia etti.

Libya Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada, "Rus dışişleri bakanına Rus-Türk girişiminin Moskova'daki GNA tarafından imzalandığını hatırlatırken, Haftar Rusya'yı utanç verici bir konuma sokarak [Moskova] 'yı imzalamayı ve ayrılmayı reddetti.

Nisan 2019'dan bu yana Haftar'ın gayri meşru güçleri, Libya'nın başkenti Trablus'a ve kuzeybatı Libya'nın diğer bölgelerine saldırılar düzenleyerek sivil kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere 1.000'den fazla ölüme neden oldu.

Bununla birlikte, Libya hükümeti geçtiğimiz günlerde Haftar’ın güçlerini Trablus'tan ve stratejik Tarhuna kentinden iterek önemli zaferler elde etti.
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


2020.01.19 03:45 paslaa İzmir Özbek Escort

İzmir Özbek Escort Güzeller Tüm Türkiye’de Heyecan Yaratıyor Türk erkeği dediğiniz zaman İzmir Özbek Escort hatunlar hemen hayallere kapılmaya başlıyorlar, sizinle yaşadıkları ateşli anlara doyamıyorlar. Bu heyecanla ülkemize gelen çok sayıda İzmir Özbek Eskort bayan var ve Türkiye’nin her yerine dağılmış durumdalar.
Bu nedenle İzmir Özbek escort güzeller tüm Türkiye’de heyecan yaratır, Erkeklerle ateşli İzmir escort bayan görüşmeleri gerçekleştiriyorlar. Bu durum bazı İzmir Özbek escortları şımartıyor, Açık konuşalım, bu kadar ilgiyi hangi kadına gösterseniz, o da şımarır ve kendini bulunmaz Hint kumaşı olarak görmeye başlar.
Yalnız birde dikkat etmek gereken şöyle bir durumda var, bu kadınlar gerçekten seks için yaratılmışlar. Onlar kadar rahat olan, erkeği bu kadar kolay mutlu eden başka bir varlık var mı? Bilmiyorum.
Özbekistan’dan gelen çok sayıda bayan para karşılığı seks yapıyor, İzmir Özbek escort partnerlerin çoğu elit İzmir escort bayan sınıfında hizmet verdiği için maliyetleri biraz yüksektir ama yaşattıkları ilişkide elit olur.
Ülkemizde tatil amacıyla bulunan ve bu sırada da mesleğini yaparak tatili bedavaya getirmeye çalışan İzmir yabancı escort bayanlar randevu ücreti olarak biraz daha uygun olabilirler. İzmir Özbek escort bayanlar kendi ülkelerinde erkeklerden bu kadar yoğun ilgi görmedikleri için Türk erkeğine hayranlar. Türk erkeği kadının ruhuna dokumayı bildiği için bu bayanlar sizden bu kadar çok etkileniyorlar ve memleket değiştirmeyi göze alıyorlar.
Renkli Gözlü Rus Güzeller Türk erkeği renkli bir göz gördüğü zaman dayanamaz, hele birde beyaz tenli, renkli gözlü ve sarışın bir afetle karşılaştığı zaman içinin yağları erimeye başlar. Beyaz tenli, sarışın ve renkli gözlü Rus güzeller belki de bu yüzden bu kadar rağbet görüyor.
Tabi birde manken gibi kusursuz uzun boyları ve kusursuz bedenlerini unutmamak lazım, erkekleri bitiren ve Rus bayanlara bu kadar arzu duymasına neden olan özellikler bunlarla sınırlı değil. Rus Escort bayanların tatlı dilleri, bozuk şiveleriyle yaptıkları sohbetlerde erkekleri gülümseten ve hoşuna giden etkenlerdir.
İnsanların hayatta belki de en çok seks yapmaktan keyif aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz, seks hayatı monotonlaşmaya başladığı zaman belki de bu yüzden erkekler bu kadar bunalmaya başlıyor ve İzmir Escort ilişkileri yaşamaya yöneliyorlar.
submitted by paslaa to u/paslaa [link] [comments]